SELAMUNALEYKÜM ARKADAŞLAR 

ARTIK ARADIĞINIZ SOHBETLERİ,HİKAYELERİ,DİNİ PROGRAMLARI VE DAHA FAZLASINI YENİ ADRESİMİZDE BULABİLİRSİNİZ

SİTEMİZ YENİ AÇILDIĞI İÇİN SİZLERDEN DESTEK BEKLİYORUZ

www.forumgeneral.net

 

BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ

BÜTÜN BU ÇABALARIMIZ SİZLERE DAHA İYİ HİZMET SUNABİLMEK İÇİNDİR

BİZLERE DESTEK OLURSANIZ SEVİNİRİZ


Bu savaş bir ERGENEKON SAVAŞIDIR!.. Bu savaşın 100'de biri suyun üzerindedir, doksan altısı görünmüyor. Tutuklanan emekli paşa, teşkilatın onuncu dereceden bir unsurudur. Daha yukarıya kimse, hiçbir güç fiske bile vuramaz. Hele bir teşebbüs etsinler...
Aslında bu savaş çoğunluktaki Müslümanlarla, azınlıktaki G.Y.'ler arasındadır.
Hukuk mukuk bahanedir. Asıl konu, Türkiye'ye kimin hakim olacağıdır. Çoğunluğun mu, azınlığın mı?
Bu savaş temiz bir savaş mıdır? Değildir, kirli bir savaştır.
G.Y.'ler kirli de, Müslümanların temsilcileri hepten Zemzemle yıkanmış gibi pak ve tahir midir? Maalesef.
Türkiye'de fırtınalar, kavgalar, çekişmeler, Ergenekon savaşları biter ve ülke düze çıkar mı? Çıkmaz... Her gelen gün geçen günü aratarak, işler bozula bozula menziline doğru gider.
Halk yığınları dönen dolaplardan haberdar mıdır? Hayır.
Müslümanların durumu nasıldır?.. On kadar büyük, yüz kadar orta, binlerce küçük fırkaya, hizbe, cemaate, gruba ayrılmışlar, üniter bir sistem ve hiyerarşileri yok. Başlarında bir İmam veya Emîr yok, kimisi Mersin'e gidiyor, kimisi tersine... Kimisi Dinlerarası Diyalog farzdır diyor, kimisi küfürdür diyor. Her kafadan ayrı bir ses çıkıyor.
Gerçek demokrasi Türkiye'yi kurtarır mı?.. Sadece demokrasi ile iş bitmez. Demokrasi vasıflı bir toplumda işe yarar. Toplum vasıflı değilse demokrasi dejenere olur.
Düzgün bir hukuk sistemi olsa?.. Düzgün, güçlü, vasıflı, üstün, âdil hukukçuların olmadığı yerde düzgün hukuk da işe yaramaz.
Türkiye'nin köklü, derin, ağır problemleri horizontal=yatay yoldan, yâni insan iradesiyle çözülebilir mi? Vasıflı bir toplum olmadığı için çözülemez.
O halde nasıl çözülecek?.. Dikey vertical yoldan...
Siyasetin durumu nedir? Üç sıfatı vardır:
Kirlenmiştir... Vasıfsızdır... Büyük miktarda arivist ve popülist sızmıştır.
Üniversiteler halka ve devlete ışık tutabilir mi, yol gösterebilir, kılavuzluk yapabilir mi?.. Bu durumda yapamaz. YÖK onları YOK etmiştir. Günümüzde bir Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil var mıdır?
Türkiye aydınları ne yapıyor peki?.. Kaç aydın çıkar şu 72 milyon içinden?.. Acaba bu ülkede on gerçek aydın var mıdır? Yoksa siz her yüksek tahsilliyi, her akademisyeni, her mühendisi veya doktoru aydın sanacak kadar saf ve cahil misiniz?
Karamsar mısınız? Hayır, gerçekçiyim...
Bugünkü durumda beşerî iradeyle Türkiye felah ve necat bulmayacağına göre neyi bekleyelim?.. Dikey iradenin çözümünü yani Kıyamet'i.
Hangi Kıyamet'i?.. Kendi Kıyametimizi...

Ahlâk Karakter Fazilet Seferberliği

TAHARET, namaz, oruç... Bunları anlatan ilmihallerin yanında mutlaka bir 'İslâm Ahlâkı İlmihaline' de sahip olmamız gerekiyor. Abdestsiz namaz nasıl olmazsa, ahlâksız Müslüman da olmaz. İslâm tarihi boyunca hayli ahlâk kitabı yazılmıştır. Kur'an ve Sünnetten çıkartılan ahlâk kuralları bellidir. Bunların çok açık bir üslupla özetleri çıkartılmalı ve Müslümanlara sunulmalıdır. Sadece sunmakla iş bitmez. Okutulmalı, öğretilmeli, hayata uygulattırılmalıdır.
İslâm dünyasında bir ahlâk seferberliği başlatılmalıdır.
Eskiden yüksek ahlâkı tekkeler, tarikatlar, tasavvuf veriyordu. Onların kapatılmasından, dışlanmasından, kenara itilmesinden sonra korkunç boyutlarda ahlâk fesadı oldu.
Okullarımızda ahlâk ve karakter eğitimi verilmiyor.
Aile, toplum, çarşı pazar da veremiyor. Eskiden Fütüvvet Teşkilatı bu konuda hizmet ediyordu, artık o da yok.
Ahlâk fesadı her yeri sarmış vaziyette.
Ahlâk ve karakter konusunda eski örnek Müslümanlar nerede, biz nerede...
Bilgi/kültür, ahlâk/karakter, güzellik/sanat konusunda iyi yetiştirilememiş İslâmcıların haline bakınız.
Benim duyduklarımı siz de duysanız aklınızı kaçırırsınız.
Herkesi suçlamıyorum, elbette çok dürüst, çok faziletli, çok iyi insanlarımız da var ama kötülük sergileyenler hiç de az değil. Bir çürük elma bir sandık elmayı çürütürmüş. Sandığın yarıdan fazlası çürükse...
Kur'anda amelî/pratik ahlâka dair yüzlerce emir, yasak, kural bulunuyor, bunları hayata uyguluyor muyuz?
Sünnette de yüzlerce temel ahlâk kuralı, öğüdü yer alıyor. Bunları hayata uyguluyor muyuz?
Önce: Kendimize karşı ahlâklı mıyız?
Sonra: Çoluk çocuğumuza karşı... Komşularımıza karşı... Vatandaşlarımıza karşı...
Kudüs'ü geri almaktan bahs ediyoruz, acıklı edebiyatlar yapıyoruz. Bu işi başaracak bir Salahaddin var mı içimizde?
Bir Şeyh/İmam Şamil'imiz var mı?
Bir Emîr Abdülkadir'imiz var mı?
Bir toplumun İslâm toplumu olduğu sadece minarelerden, Ezanlardan anlaşılmaz. Öncelikle ahlâk lazımdır. Nizam-ı âlem ahlâk ile kaim...
Müslümanlık hem bir din, hem de bir medeniyettir. Medeniyetin üç boyutu vardır: Bilgi kültür... Ahlâk karakter fazilet... Sanat güzellik...
Şecaat nedir biliyor muyuz?.. Mürüvvet... Kerem... İffet... Hikmet... Sabır...
Fütüvvet (gönül yiğitliği) olmadan olgunluk olur mu?
Büyük cihad yapılmadan küçük cihad yapılabilir mi?
Kalbinde kin olanın dini olur mu?
Dinler içinde gıybeti ve lisan afetlerini en fazla zemmeden ve yasaklayan İslâm'dır. Biz Müslümanların bu konudaki dururumuz parlak mıdır?
İman kardeşlerimizin melekleri miyiz, kurtları mı?
Şu fanî dünyada yaşamak için bir miktar para, gelir lazımdır ama parayı putlaştırmak, ana değer yapmak var mıdır İslâm'da?
Lüksle, sefahatle, gösterişle, gurur ve kibirle, aşırı tüketimle, azgınlıkla bağdaşır mı İslâm? Niçin kanaatli, mütevazı, orta halli, zâhid Müslümanlar olamıyoruz?
Belki namaz, abdest, oruç, zekat, hac ilmihal kitabı okumakla öğrenilir ama hocasız, üstadsız, mürşidsiz ahlâk, fazilet, yüksek karakter edinmek mümkün mü?
Müslümanları bütün bu konularda laik düzenin mi yetiştirmesini bekliyoruz?
Ahlâkımızı düzeltmeden, karakterimizi yükseltmeden, kendimizi faziletlerle bezemeden nasıl kurtulacağız, nasıl hür olacağız? Böyle bir şey mümkün müdür?

İslâm bir vadide, biz başka bir vadide...
 


Ey Aziz!
Bu dünya hayatı, aldatıcı ve kandırıcı bir seraptan ibarettir. Buna kanmak ve aldanmak saadet alameti sayılır mı?... Elbette sayılmaz... Cenab-ı Hak, bizi ayıktırmak ve bu durumu anlatmak için şöyle buyurdu:
- "Siz. ahiret hayatından geçip dünya hayatına razımı oldunuz?..." (9/38)
Bu ilahî kelamın anlatmak istediği manayı anlamak için, hiç kalb kulağını açmadın mı?... Neden açmazsın ki?... Açmayı düşünmüyor musun?...
Sonra bu aleme dalıp giderken ve kalbine, Hak kelamına karşı perde gererken, şu ilahî kelamın tehdidi seni hiç mi korkutmuyor?... Dinle, ne buyruyor; anlamaya çalış:
- "Bu dünyada ama olan, ahirette dahi ama olur..." (17/72)
Kalb gözünü aç... Hak Taala'nın bizi ayıktırmak için, gönderdiği Ayet i Kerimelerin ışığı altında yolları bulmaya bak. .
- "İnsanların hesap verme zamanı yaklaştı; halbuki onlar gaflette..." (21/1)
Bu Ayet-i Kerimedeki son tehdit seni sarsmıyor mu?... Neden anlattığı manayı anlamaya yanaşmaz oluyorsun...Burası bir ekim yeridir Burada ekilen, orada; yani öbür alemde biçiflecek. Dünyada olduğu gibi, önce ekim işi; biçilmesi sonraya... Ahiret işilerinin bazından örnek al... Allah saklasın; sonra öbür alemde herkes sevap devşilirken, Sen eli boşlardan olursun... Sanırım ki, şu Ayet-i Kerime sana bu mevzuda bireyler anlatmak için yeter:
- "Ahiret ekinini isteyenin işine bereket veririz... Artını dünya ekinini isteyene de veririz; ama ahirette birşey beklemesin... Orada artık nasibi yoktur..." (42/10)
Bu Ayet-i Kerimenin ihtarı sana birşcy hatırlatmıyor mu?...Düşün ki, buradan öbür aleme göndereceğin bir iyilik için, on kattairı yedi yüz kata kadar sevap al acarsın Düşün ve ayık... îyi bilirsen, şu Ayet-i Kerime seni ayıktırmaya yeter... Bak ne buyruluyor;
- "O ki azdı; dünya hayatını tercih etti... Şüphesiz böylesinin yeri cehennem oldu..." (79/38)
Bu zümreden olmak ister misin?... Elbette:
- İstemem...
Diyeceksin... Bu deyişine karşılık sana:
- O halde ne bu gaflet?... Diye çıkışılacağından neden korkmuyorsun?...
Bu gaflet deryasında ne zamana kadar yüzeceksin?... Ve şaşkın şaşkın kalacaksın...
Bu yüzücülük sana uğur getirmez... Hemen kendine gel ve :
- "Allah'a tevbe ediniz..." (24/31) Emrinin mabedine çekil... Yaptıklarına nadim ol... O makamda huzurunu
bul; daha sonra da:
- "Rabbınıza ibadet ediniz..." (29/ 54)
Cümlesindeki derin mananın anlattığı cihete doğru yönel... Bundan sonra da, doğruluk dilini kulîan ve şu duayı yap :
- Artık ben yüzümü, yerin ve semaların yaratıcısına çevirdim... Müşriklerden değilim... Pak ve temiz olarak ona dönüyorum..." (6/79)
Belki bu sayede sana, bütün güzellikleri özünde toplayan sırlar aleminin kapışı açılır... Oraya daldıktan sonra anlarsın ki o sırlar:
- "O öyle Allahtır ki, kullarından gelen tövbeyi kabul eyler... Hatalardan geçer..." (42/25)
Mealine gelen Ayet-i Kerimede saklıdır... Biraz daha ilerleyince merkeze varır ve :
- "Allah, Gafur ve Rahim..." 73/20
Cümle-i celilesiyle karşılaşırsın... Tevbe et... Hakka don... Sonra da duanı oku. îşte o zaman sırlar kapışırım sana açıldığım görürsün... Ve çeşitli müjdeler almaya başlarsın...
Bundan sonra yapacağın ibadetlerde yardım almaya başlarsın... Ve onun sevgisine kavuşursun... Düşün ki o:
- "Allah, tevbe edenleri sever... Pak ve temiz olanları dahi sever..." (2/222)
Buyurmuştur... Bu haline uygun müjdeyi aldıktan sonra:
- "Sen dilediğim aziz kılarsın..."(3/26)
Ayetindeki manayı anlar; ona her an biraz daha yaklaşınaya başlarsın... Ve senin de, onun aziz kıldığı kimselerden biri olduğunu sezersin... Hamd eder ve o halden ayırmaması için, ona yalvarırsın.
Korkma, yürü artık... istikbal sana açıktır... Çünkü, sen o kimselerdensin ki. onlar:
- "Önce Rabbimiz Allah, dediler... Sonra istikamet sahibi oldular... Artık onları ne korku vardır; ne de hüzün.." (41/30)
Mealini taşıyan Ayet-i Kerime ile anatılmıştır...
Artık sen de o yüce müjdeyi alan kullardan oldun... Yani bir velî... Yani Allah'ın sevgili bir kulu...
Bulduğun bu halin kıymetini bil... Mübarek olsun


Ey Aziz,
Geleceği yakındır o günün... îzzetini korumak bir bakıma sana bağlı... Hatalarını hatırla, düşün ve tedbirli ol... Hazırlığım şimdiden yap... Burayı bırakıp öte aleme gidince, fayda temin edeceğin kimseleri düşünüp kendini yersiz teselliyle avutma... Çünkü orada:- "O günkü dehşet içinde; kişi karısından, anasından, babasından ve çocuklarından kaçar." (80/34)Ayet-i Kerimesinin verdiği hüküm geçer... Herkes kendi derdine düşer...
- Hani sen bize, dünyada iken sahib olurdun... Korurdun... Burada da yardım etsene...
Gibi, yarı alaylı, yan ciddî sözlere muhatap olmamak için, herkes bir yere saklanmak ister... Kimi elini yüzüne kapatır. Kimi de kaçar... Kaçacak yer de yok... O da bnşka...
Sen insanı, orada kaçmakla kurtulur mu sanırsın? Hayır kurtulamaz... Hesap verecek... Hakirden kıtmire kadar... ipek telinden urganına kadar... inceden ince-ye hesap verecek... Gizlisi ve aşikaresi sot'uincak...
O ne muazzam hesap günüdür... Düşün o günü... Hatta o günün dehşetinden fitre... Çünkü, Allah-ü Teaala o günkü hesabı şöyle anlatır:
- "İster içinizde gizlediğiniz olsun; isterse açığa vurduğunuz... Allah hepsiyle sîzi hesaba çekecek..." (2/284)
Bu Ayet-i Kerimedeki derin manayı anlamaya çalış...
Bu hesaptan ancak, burada imtihanını iyi verenler kurtulacak... însanhğına yarnşır bir şekilde hayatını idame ettirenler kurtulu Onun için sen, boş şeylerle meşgul olma... Öz varlığım koruyacak yollardan yürü...
- "Şunlar var ya, hayvanlar gibidir..." (7/179)
Ayet-i Kerimesiyle anlatılan zümreyo dahil olmayasın; sakın... Bunların avunduğu geçici zevklere dalmaktan kendini koru... Geçici, behimî hislerini tatmin için özünü kirletme... insanlığım yitirme...
Allah-ü Teala'yı daima kendine yakın bil... Daima onun yüce varlığma kendini yakın bilmeye bak... Ve... murakabe halini hiç elden bırakma... Huzura var ve başım onun kuvveti ve kudreti önünde eğ... Düşün ki, Allah-ü Teala:
- "Beni anınız ki. ben de sizi anayım..." (2/152)
Buyurur... Bu ne şereftir... Daima Hak Taala'yı an ki, bu şerefe nail olabi-lesin... Böyle yaptığın takdirde, Allah-ü Taala'nın:
- "O günde, birtakım yüzler vardır ki. parlak ve aydınlıktır... Rablanna nazar ederler..." (75/22)
Çeklinde anlattığı kimselerden ola-sın...
Kalbini parlatırsan, onu bu alemde de görebilirsin... Hakkın zikriyle kalbine cila çekmeye bak... Ve onun kıymetin! bil... Her türlü fenalıktan onu esirge... Çünkü onun hakkında şöyle bir kudsi hadîs vardır:- "Ben ne yere, ne de göğe sığdım; ama, mü'min kulunum kalbi beni aldı..."Sen böyle bir kalbe sahip olursan, daha ne istersin... Ve böyle bir kalbe sahip olmak için ne yapsan azdır... Hem de, hiç gibi bir az...
Bu hali bulduktan sonra ereceğin nimetlerin sayışı yoktur... Onlara sayı yetmez... Rakamlar kafi gelmez...
Bu kadar kıymetli şeyler nasıl bedava elde edilir... Elbette bir şeyi elde etmek için, o şeyin sanma yakışır bir şekilde gayret sarfetmek gerekir... Bu hakikat icabıdır ki; snna. Hakkın sanma yakışır bir şekilde kulluk düşer. Hiç olmazsa yapmaya çalış...
Bu alemde hazırlığım tam yaparsan, öteki alemde her arzun yerine getirilir... Çünkü bu alem ekim yeridir... Orada bi-çilecek şeylerin tohumunu burada ekmek gerekir... Burada ekmeyen orada birşey biçemez... Burada ekim işini bitir, tamamla: -
- "Orada her arzu ettiğiniz verilir... "Her arzu ettiğiniz önünüze gelir..." (14/31)
Müjdesin! al... Bu müjdeyi burada alan kullar çok... Sen de onlardan biri olmaya bak...
Kalbin de kendine göre kulağı var... Ama, onunla duyup işitmek, bu alemin maddi ve fani şeyleri değildir... O, ötelerden gelen, yüce ve ulvî kudretten gelen sesleri dinlemeye aşıktır...
Ona o sesleri duyurmadan bir hayır iş tutacağım sanmayasın... Onun için ona arız olan kirleri temizlemeye bak... Onun kirlerim giderdiğin an bil ki, yücelerden
gelen sesleri duyacaktır... Ve çağrılara uyacaktır :
- "Bana dua ediniz; kabul ederim." (40/60)
Mealinde buyuruîan, ilahî emir gereğince yalvarmaya başlar... Çünkü onun her türlü kirini giderdin.. Günah pasından temizledin...
Artık yalvarmaya baslar... Haliyle Hak Tnala onun yalvarmasını, yakarma-sını duyar; boş bırakmaz...
- "Allah, selam evine davet eder..."(10/25)
Emri gereğince zatına davet eder... Bir gaflet uykusundasın... Hem de tamamen. Gafletin, dünya yüzünden mı oldu... O halde dinle... Bak Hak Teala anlatıyor :
- "Dünya hayatı; anccik bir oyundan ve oyalanmadan ibarettir..." (47/36)
Bu Ayet-i Kerime, dünyanın ne olduğunu anlatırken; sen hala ona dalıp gitmektesin... Ve ona sıkı sıkıya sarılmaktasın... Kendine göre mazursun; çünkü gafilsin...
Niçin böylesin?... Allah seni burası için mi yarattı?... Yoksa öbür alem için mi yaratıldın?...
Şunu kafi bil ki, sen öbür alemin malısın... Bu alem fanidir. Uyanık zatlar nazarında hiçtir...
Buranın sıkmtısı ve meşakkati çoktur. Böyle sıkıntılı ve meşakkatli alemi neylersin?... Öteleri iste... Yüceleri arzula...
Adımlarım atarken, Hak katında yüceleri arzu ederek at... Oradaki yüksek makamları istiyerek gez... Bu fani varlığı aşıp öteye varanlardan ol... Onlar ne büyük insanlardır; dinle... Onların tarifini Hak'tan dinle:
- "Onlar SABİKUN'dur. Bilir misin SABÎKUN kime derler?..." (56/10)
- "îşte onlar; serapa nimetlerle dolu NAÎM CENNET'inde yerleşmiş ve Hak yakınlığım bulmuş kimselerdir..." (56/11)
Himmetim yüce tut ...Kişinin kıymeti; himmeti ve gayreti kadar olur... Bu düsturu unutma.
îçten gayretin! tahrik et. Himmetin! tembel alıştırma... Yola girmemekte direnirse onu kamçıla... îlahî emirlerin kırbacıyla onu döv... Belki bu sayede kurtulursun... Ve yoluna ilahî lütuflar çıkar... Düşün ki, Cenab-ı Hak, yolunda olan kul-larına, lütfunu esirgemez... Kim onun yo-lunu tutsa, kat kat lütuf, ihsan yağdırır...
Sen de onun yoluna girersen, sonra devam edersen, mutlaka sana da Hakkın ihsanı gelir... Ahirette elde edeceğin nimetlerin müjdesin! daha burada iken alırsın... Çünkü Allah-ü Teala:
- "Kullanna lütfedendir..." (42/19) Bu sebeple :
- "Onlara dünya hayatmda iken müjdeler gelir..." (10/64)
Buyurur. Bu müjdeyi alan kullara katılmak, senin için ne büyük bir şeref...
Sana düşen emirlerin gereğini yerine getirmektir... Hiç olmazsa, böyle birniyeti kaibde beslemek ve istikbal için geliştirmektir...
îlahî emirleri eda etmeye, omuzlarına yüklenen vazifeleri tamamen yerine getirmeye niyetlen ve kendini o yola koy... Muvaffak olman için de Allah'a yalvar maya başla...
îlk fırsatta kalb düşmanma karşı bir
savaş aç... Sakın bu yolda nefsinden emir alma... Zaten, savaşacağın şeylerden biri de nefistir... O da kalbin en büyük düşmanı olduğuna göre, ondan ne gibi bir emir alabilirsin ki...Ona karşı harb açtıktan sonra, elin tetikte olsun... Ondan hiç emin olma. Zayıf anım yakaladığı dakikada, boynunu sıkar... Silahım çevirdiği an, seni kalbinden, can evinden vurur; öldürür...
Seni mahvedecek kalb düşmanlarından biri de şeytandır.
- "Muhakkak şeytan, insan için açıktan bir düşmandır..." (12/5)
Buyrulurken, elbette o şeytanın düşmanlığım kabul etmen gerekir... Onun hilesi çoktur. Onunla baş edilmesi de hayli güçtür. Ama sakın azmin kırılmasın...
Hiç korkma, Allah-ü Taala bir şeyin zararım haber verdikten sonra, ondan kurtuluş yollarım da haber verir... Çünkü o, hem alım; hem de kullanıla şefkatlidir. İlmi ve şefkati olan Rabbimizin gücü ve kuvveti de vardır... Sen onun yolunda olursan; nasıl sana, savaşacağın düşman için başarı yollarım öğretmez... Sen ki, en şerefli mahluksun; nasıl emrine asker vermez... Onun askeri mi yok dersin?... Halbuki :
- "Yerin ve semaların askerleri onun emrindedir..." (48/4)
Durum bu olunca, şeytandan nasıl korkarsın? Onunla savaşmaktan niçin kaçarsın?...
Şu andan itibaren, sana düşen vazife, Hakka sığınmak... Ve... Ondan gelecek yardıma hak kazanmaktır... Onun yardımı sana geldikten sonra, şeytanın sana zfirnrı dokunmaz... Sonra, nefsin (uzağına düşmekten kurtulursun... Sakın nefsin şerrini az bilir... O da şeytan gibi, daima sana kötü yolları gösterir. Bunu da şu Ayet-i Kerime bize haber vermektedir:
- "Muhakkak nefis, bütün gücüyle kötülüğü emreder ve benimsetmeye çalışır..." (12/53)
Şeytanın ve nefsin durumlarım tes-bit eder, ona göre onlara karşı durursan kurtulursun... Aksi halde, ikisi bir olur;
seni helak ederler...
Ahireti düşün... Maddî bazlarla meşgul olma. Hiç bir şey yapamazsan günü belli bir zamanım, Allah'ın zikrine tahsis et... Böyle yapmak suretiyle, kalb gözünü açmaya bak... Böyle yap ve nelere ermiş olduğunu anla...
Kalbinde sırların letaifi, rakamlar halinde, zuhur etmeye başlar... Kendini ittika sahibi kıl ki, ermişlerin erdiğinc sen de eresin... Düşün ki, Allah-ü Teala:
- "AIlah'a karşı ittika sahibi olunuz ki, Allah size bilmediğinizi öğrete..." (2/ 282)
Ayetiyle seni müjdeliyor... Ve takva sahibi olduktan sonra nelere ereceğin! de sana anlatıyor...
Başta sisli vat.'ınmı hatırhırsın... Hu hun, ezelde uçup gezdiği yerler göz önüne gelir; öbür alemi sevmeye başlarsın... Bu alemin' ötesindeki varlık alemim anlarsın... Yapacağın her ibadeti zevkle, şevkle yapmaya başlarsın; çünkü gerçeği sezdin...
- "Rabbın yoluna itirazsız gir..." (16/69)
Ayetindeki gizli sır sana çözülür... Bu sır, içinde çözüldükten sonra, sana iki kanat verilir; o kanadın biri aşk, öbürü de şevk olur... Ruhun onlarla uçar...
Ruhun uçup gezdiği o yerlerden üns meyveleri sana gelir... O üns meyvelerim tattıktan sonra, bu alemin hiçliğini anlarsın... Ve :
- "Her meyveden ye..." (16/69) Emrini alır, hür olursun... Artık bundan sonra; sana ne korku, ne de hüzün...
Nefsinde zulmet kirleri kalmaz artık... Ama bu halini senden başkası bilemez... îçinde yaşadığın alemi yalnız sen bilirsin... Her halin açıktır; ama anlayan olmaz... Bu duruma sen de şaşarsın, îçinden :
- "Allahım, sen geceyi gündüzc katarsın..." (3/27)
Demeye başlarsın... Sır aynanda, çeşitli tecelli nurları parıldamaya başlar... Bu tecelli nurları sayesinde, azönce hayretler içinde kalıp söylediğin cümledeki sırları çözersin... Kalb bahçene rahmet yağmurlan yağmaya başlar. Çünkü orası; Hak Ta-ala'nın her türlü rahmet tecellisine nail olmaya hak kazanmıştır... Ve Allah-ü Teala'nın mealen arz edeceğimiz şu Ayet-i Kerimedeki şeref madalyasını kazanmıştır:
- "Biz semadan mübarek su indirdik. Onunla bahçelerin çeşitli bîtkilerini meydana getirdik... Ve harman edilen cinsten hububat bitirdik..." (50/9)
Böyle bir rahmete eren kalb bahçeleri n'olur bilir misin?... Bilmem ki, onu anlatabilmek için, zahirde verilecek bir misal bulunur mu?... Olsa olsa bir îrem Bağları olur... Ama o da, bu ilahî güzellik karşısında hiç kalır... îrem Bağları da ne?...
Kalb bahçen ancak bu hali aldıktan sonradır ki:
-- "Biz o rahmet suyuyla ölü bir beldeyi dirilttik..." (50/11)
Cümlesinin nelere işaret ettiğini çözersin...
- "Bugün senin için perdeler aralandı... Biz açtık. Gözlerin de keskin görür..." (50/22)
Cümlesi sana gelmiştir. Kalbinde zulmet kalmadı. Bu sebepler nur alemini rahatça görebilirsin...
Artık herşey'sana ayan beyan... Ne gaflet kalmıştır; ne de cehalet... Hepsi geçmişte cereyan eden birer hadise halini alır... Şimdi onlar çok ötede... Ve sen... Evet sen, vuslat alemindesin... Orada tam bir müşahedeye dalar; nura gark olur gidersin... Bazan, müşahede denizinden çıkar; istiğna denizine dalarsın...
- "Çünkü Allah bütün alemlere karşı bir istiğna sahibidir...'" (3/97)
Sen de onun bir kulusun. Seni o istiğna alomine alır... îşte o zaman, zatından başkasına ihtiyaç duymaz olursun...
Orada halinden emin olan yoktur... Bir yandan bakarsın ki, vuslat olmuş...
- Tamam...
Demeye getirirsin... Ama hemen kar şına:
- "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?..." (7/99)
Emri çıkar... Susarsın... Seni bir heybet hali sarar ...Bir ara ümidin kırılır gibi olur. Meyus olursun... Ama, sen senin olmadığım bilmelisin... Bu hal içinde şaşkın dururken ağzından, kendiliğinden:
- Runa bir çare Allahım... Cümlesi dökülür... Ve o anda kalbine şu ilahi hitap gelir :
- "Allah'ın rahmetinden ümid kesmeyiniz." (12/87)
Bu emir, sonra latif bir rüzgar gibi çevrende esmeye başlar... O estikçe seni bir şevk sarar... Kendini Hakkın güzellik ve yücelik bahçesinde bulursun... Oranın güzelliğine hayran olur, bülbül gibi firakli firkli ötmeye başlarsın... ilahî nağmeler terennüm ederek, bir gül dalından öbürü n e konarsın...
Ve... sana öte alemlerden biri ilahî koku gelecek... Etrafına bakınacak; acaba bu nereden geldi? diyeceksin... Bazan dilin kayacak; tıpkı Yakup Peygamber gibi:
-- "İhtiyarlığıma hamicdip, bunadığımı demezseniz, Yusuf'umun kokusunu alıyorum..." (12/94)
Dersin... Ah bir içinde saklayabilsen... Ama nasıl saklayabilirsin ki... Sonra elinde mi?...
Sözünde haklısın Gerçekten aldığın koku, ötelerden sana bir müjdeci gibi gelmektedir... Fakat büyük bir ihtimalle çevresindekiler :
- "Sen hala eski şaskınlığındasm..." (12/95)
Diyecekler... Çünkü aynı sözleri çok söyledin. Onlar sadece dinledi... Hiçbir tad alamadıkları için, seni ayıpladılar...
Sen hiç üzülme... Zaten üzülmen de mümkün değil... Çünkü hakikaten bulacağım bulmuş sayılırsın.'.. Eğer nasipleri varsa, gün gelecek; hakikati onlar da anlayacak...
- "Onu yüzüne sürünce gözleri açıldı." (12/96)
Cümlesindeki hakikati elbet istidatları varsa anlayacaklar... O zaman onlar sana yalvaracaklar ve şöyle diyecekler:
- "Biz hata ettik... Sözümüzde yanıldık... Bizim için Allah'tan bağış dile..." (12/91)
Çevrendeki şaşkınların sözüne aldırış etme... Onlar mutlaka önünde baş eğecektir. Yeter ki, sen, özüne ilahî varlıktan bir kırıntı olsun, yerleştirmesin! hilesin... îşte o zaman elbette sana şöyle diyecekler :
- "Allah'a kasem ederiz ki, Allah. seni bizden üstün kıldı..." (12/91)
O rahmet denizine daldıktan sonra elde ettiğin herşey; teker teker, birer hazinedir... Anlattıklanmız, o daldığın denizin bir damlası dahi sayılmaz...
Rüya tabiri ilmi dahil, bütün bilgilerin hazine anahtarı sana teslim edilir... O zaman kim ne derse desin, sen kendini bilirsin... Artık haline aşinasın... Beka makamına erdiğin için, halinden memnun insanların tavrım takınırsın... Artık başka isteyeceğin bir şey de olmadığı için şu duayı yapmaya başlarsın :
- "Rabbim, bana mülk verdin... Bana rüyaların tabirim de bellettin... Yerin ve semaların yaratacısı sensin... Dünya ve ahirette benîm de sahibim sensin... Beni müslüman oîarak oldur... Ve beni salihlere kat..." (12/101)
Cenab-ı Hak cümlemize işin sözünü değil, halini nasib eylesin... Çünkü bu yolda söz değil hal ararlar... Çünkü bu yolda nice yolcular, işi sözle bitirmek istediği için helak oldular... Allah korusun. Amin!...


Ey Aziz.
Bu mektup, sana daha başka şeyler anlatacak... Seni amele ve cihada teşvik edecek... Oku, anla ve gereğini yapmaya gayret et...
Talib ol... Günleri boşa geçirme... Daima, aradığın bir şey olsun... Taleb eden mutlaka bulur... Ama, yollanır
Taleb gümüşünü:
- "O kimseler ki, uğrumuzda cihad ederler." (29/69)
Mealindeki Ayet-i Kerimenin potasında eritmeye bak...
Sanır mısın ki; eline çalışmadan bir şeyler geçer... Ahlakî bir disiplin yolunu tutmadan, aradığını bulmaya nasıl kalkarsın ve nasıl ermeyi düşünürsün...
Talib olacaksın; fakat bu taleb işinde pek fazla ileri de gitmeyeceksin.. Çünkü aşırı talepler çoğu zaman karşılıksız kalır... Bilhassa Hak Teala'yı taleb işinde dikkatli olmalısın... Onun çizdiği hududu aşmaya kalkmayasın... Sonra aradığını bulamayacağın gibi; elde ettiklerini de kaybedersin. Bilhassa zat-ı ilahî için :
- "Allah, zatı için; dikkatinizi çeker..." (3/28)
Buyurulurki; zaL ı ilahi hakkında ulu orta laf etmemeyi ve ona dair fikir serdetmeye girişmemeyi emreder.
îşte talep sınırını burada çizmen gerek... Oraya varmak için yoluna devam et... Fakat ondan sonrası için, bir talebin olmasın... Sadece bekle... Yol açılırsa, yürü... Yoksa, yine bekle... yine bekle... Ama, bu bekleyiş seni usandırmasın...
îçten talebini devam ettirir. Fakat anlatılan şekilde olsun... Öyle olursa talebin halis olur... Taleb gümüşün kendiliğinden erir ve ona;
- "Yollarıızı onlara açarız..." (29/ 69)
Müjdesi gereğince padişahın tuğrası vurulur... Bu tuğra; ancak talebini anlatılan şekilde devam ettirenleredir. Onlara katılmak ve onlar gibi talih olmak ve bu tuğrayı almak ne saadet...
Bu saadete eren talibin talebi kıymet bulur... Dünyalık mallar, onun karşısın-da değersizdir. Onu satacak pazar bulunmaz...
Ancak onun, değeri bulunup satılacağı pazar, şu pazardır:
- "Allah mü'minlerle alış veriş yaptı. Nefislerim aldı... Mallarım aldı... Ve... bu aldıklanna karşılık, cenneti verdi..."
(9/111)
Bu pazarda taleb asıl değerini bulur. Taleb gider karşılığında büyük bir meblağ gelir... Artık bu meblağ o talibin bir sermayesi olur...
Anlatılanları yaparsan, sen de o sermayeyi bulursun. Yolun inşaallah Hak yolu olur... Ve :
- "Ayık olunuz. Halis din Allah'a apanr..." (39/3)
Mealim taşıyan Ayet-i Kerimenin manasım artık anlarsın... Halis olmaya bak. Her elde edeceğin iyi şey, mutlaka ihlasla olacaktır; iyi bilesin... Şunu da unutma ki, gerçekten ihlas sahiplerini azim tehlikeler bekler. Onları kolay atlatmak, bu yolun yolcusunda bulunması gereken aşka bağlıdır... Sen de, bu yolda aşka dalarsan, bu ihlas sahiplerim bekleyen tehlikelerin sırrı sana çözülür... Önünde çözülür; seyredersin...
Aşkı bul, şevk ehli ol... îhlası bul... Bunları bulduğun zaman:- "Allah, sinesini ÎSLAM'a açtığı kimseyi mi soruyorsun... O, Rabbından gelen nurla yoluna devam eder..." (39/22)
Ayet-i Kerimesinde belirtilen ihsan kucağı sana da açılır... Zikri geçen Ayet-i Kerimenin nuru yolunu aydınlatır...
Sen aşkı ve şevki bulmaya bak... Bunları bulduktan sonra, sana ne ihsanlar gelir; ne ihsanlar. Rabbımız kerem sahibidir; sineni açar ve:
- "Bana dua ediniz; duanızı lehinize olacak bir şekilde kabul ederim..." (40/ 60)
Ayet-i Celilesi gereğince kalbini harekete getirir... Ona, yani Allah-ü Teala'ya bol dua etmeye, yalvarmaya, yakarmaya başlarsın... Bu yalvarma ve yakarmanın karşılığını da mutlaka alırısın.
En mühimi ilahî lütuf ve keremi bulmaktır... Onu bulduktan sonra manevi derecen yükselir... Dünyanın maddî ve fani şeyleri, gözünden Ve gönlünden düşer... Hakikati artık anlamış ve bilmiş olursun... Böyle olduktan sonra, anladığını ve bildiğini başkalarına da anlatman gerekli olur. Bir nevi irşad makamma geçersin... O zaman sana:
- "Söyle..." (4/77)
Denir... Söyle yalan mı... Bu emir karşısında titremeye başlarsın... Fakat tehdid olmadığını anlar; sakinleşirsin... Ancak kendinde pek konuşacak takat bulamaz bir halde iken :
- "Dünyanın metal azdır..." (4/77)
Fermanı imdadına yetişir... Zaten kalbinden silinen fani şeyler, biraz daha silinir... iyice, kökü kazınır...
Artık bu fani şeylerin değil, ötelerin yücelerin malı olursun... Fakat onun için bir işaret göremeyince üzülürken, yine sana kerem dili çözülür ve :
- "Ahiretinki elbette hayırlıdır..." (4/77)
Cümle-i celilesi ile gönlünü açar... Böylece, fani şeyleri kalbinden attıktan sonra, oraya neyin dolacağım anlamış olursun...
Bu iş lafla olmaz ki, bu da ayrı bir hakikattir. Elbette, kaibden dünyanın gidip, yerine ahiretin gelişi; zahirde bilinen geliş gidişler gibi görünmez... O bir haldir... Halin de ancak zahirde alametleri vardır.
îşte sen de bu alametleri araştırırken :
- "Bu. ittika sahiplenme olacaktır..." (4/77)
Cümlesi bir kurtarıcı gibi karşına çıkar... Kendi kendine:
- Demek ki, dünya metaını az gören, ahireti ondan üstün ve hayırlı bulan zatlar, ittika sahibi olan zatlarmış...
Dersin... îşin hakikatim anlamış olursun artık... Dünya sevgisin!, ebedî kalbinden atar; yerine ahiret sevgisin! koyarsın. .. Bu sevgiyi muhafaza için de; ittikayı kalb kapma bekçi yaparsın^ Sonra:
- Allahım, beni ittikadan ayırma... Dünya hırsı kalbime girmesin...
Diyerekten de yalvarırsın... Ve her daima ittika halini gözetmeye başlarsın... îttika halinin devamım gördükçe, duanın da kabul olduğunu anlarsın... Ve... Sevinirsin...
Ve... bilirsin ki, yapılan dualara mutlaka icabet olur... Ne var ki, herkese bilinen yoldan icabet olmaz... Ancak; içini temizleyenler, özünü Hakka yakın edenler duanın ne şekilde ve ne zaman kabul olduğunu anlar... Misal olaraktan c'a kendi halini ele alabilirsin...
Artık sana bir başka rüzgarlar esme-ye başlar. Ne yandan bilir misin;
- "Biz ona şah damanndan daha yakınız..." (50/16)
Canibinden... Bu rüzgarın estiğim duyan kalb ağacm dalları oynamaya başlar... O rüzgarlar estikçe, yaprakları birbirine değer ve tatlı tatlı nağmeler çıkarır. ..
Belki de o yaprakların işe yaramayanı yavaş yavaş, ahenkli bir şekilde dökülmeye başlar ki; o zaman, senin için bir sonbahar havası esiyor demektir.
Bu hal aleminde, artık ilkbaharla karışık bir güz başlamış demektir. Orası; yazı güzüne, güzü yazma karışık bir alemdir... Çok hizmetli işlerin olduğu bir bahçedir... Sakın onlara dahp yolundan olma... Hiç biriyle ilgilenme:
- "Allah, de; öteyi bırak..." (6/91) Sen böyle diyebildiğin an, rüzgarlar
sert esmeye başlar ve seni fani eşyadan
soyar... Ağyardan ayırır...
Orası bir başka alemdir... Ve orada:
- "Allah'dan başka bir ilah çağırmaya kalkma!..." (28/88)
Emrinden başka bir emrin gereği yapılamaz...
Orası ne daimî bir ilkbahardır; ne de sonbahar. Orası; an bean tecellilerle değişen bir havaya sahiptir... Herkes kabi-liyetine göre bir hava teneffüs eder; kimi ilkbahar, kimi de sonbahar... Kimi de kış... Şayet sen, benliğim yitirir, senliğin! bu-lursan, daima bir ilkbahar havası teneffüs edersin...
Sakın; bu havayı herkesin teneffüs edeceğin! sanmayasm... O hava, yalnız:
- "Onlara, taa ezelden katamızda iyilikler yazılmıştır..." (21/101)
Cümlesinin tefsirinde kimlikleri gizli zatlara mahsustur... Bu Ayet-i Kerime, aynı zamanda kendini bilenlere bir müjdedir...
Sakın; kendi kendine, benim de istidadım var mı yok mu diye üzülme... Lüzumsuz ve faydasız yollar nramaya knik-ma... Hemen kendini ölçüyo vur; Hak yo lunda devamlıysan istidadın var demektir... Şayet istidadın yoksa, aramak da ak-lına gelmez; sormak da...
O istidada sahip olduğunu anladıktan sonra, beklemeyi öğren... O beklediğin alemde, ilahî ve kudsî bir rahmet yağmu-runa tutuîursan, sakın; usanıp kaçmaya-sın... Islansan da, çevren göl de olsa kaçma... Dür ve bekle... Çünkü o; dilediği zaman :
- "Kimi arzu ediyorsa onu zatına seçer..." (-12/13)
Şunu da akhnda fut ki, seçmeden evvel dener. Başarı kazandığın takdirde, ilahî kudret bir bulut şeklinde seni
apiar; ötelere... çok ötelere... ötelerin de otesine çeker götürür...
Düşün bir kere içinde bulunduğun alemin güzelliğim... ilkbahar... Feyiz bulutları... Ve nihayet fazilet yağmuru... Bunların hepsi senin özünde olmakta ve senin için olmaktadır... Nerede cereyan ediyor bu işler, biliyor musun?...
- Kalbinde...
Dersek hiç şaşma... Çünkü sen, yalnız kalbinden ibaret sin... Sakın kalb denince, maddi hayatın dcvamına sebep olan, sinendeki o et parçasını hemen aklına getirme... Bizim anlatmak istediğimiz kalb, bir başka kaibdir... Yeri gelince onu da uzun uzun anlatacağız... Asıl bizim anlattığımız kalb, sana:
- însan...
Dedirten kaibdir... Ve sana:
- Adem...
Dedirten kaibdir...- "Biz ona katnnızdan ilim öğrettik..." (18/65)
Artık haller halim buldun... Ağaçların yeşillenmeye ve dal budak salmaya başlar... Bunların vereceği yemiş, sadece içinde kalmaz... Çünkü sen cimri olamazsın... Sen o kimselerdensin ki; onlar hakkında Allah-ü Taala'nın:
- '"Muhakkak Allah'ın rahmeti, dış aleme muhsinlerden gelir..." (7/56)
Ayetiyle anlattığı muhsinler şafuldasın...
Bu halleri yaşadıktan sonra, kendini bir sır aleminde bil... Oranın uçsuz, bucaksız vadileri ve akar ırmakları var... Vuslat pınarları orada çok tatlı akar... Bu alemde olduğun için nasıl olsa her zaman içerim, diye bir düşünceye kapılma... Çünkü oradan:
- "Öyle bir göze ki... Yakınlığı kazananlar, yani MUKARREBUN olanlar içer..." (83/28).
Başkalan içemez... Sen de içmek di-liyorsan, MUKARREI3UN zümresinden olmaya bak...
Anlatılan halleri elde etmek için; biraz gözyaşı akıtmak icab eder... Yalvarmak, yakarmak gerekir... Hatalar, için istiğfar etmek ise, baş şarttır; bilmek gerekir... Bunlar birer ilahî hibedir... O hibeye ehil olmak için, gözyaşlarıyla, sineyi pak etmekten gayri çare yoktur...
Sakın yaptığın ibadetine, falan da güvenme... Çünkü bu:
- "Allah'ın fazlıdır; dilediğine ihsan eyler..." (5/54)
- Ben hak kazandım; verilmemesi zulümdür.
Gibi yersiz bir laf etmeye kalkanlar, hava alır. Hele bu aleme kadar gelenler... böyle bir şeyi düşündüler mi, derhal kapı dışarı edilirler... Allah saklasın...
Allah'ın o fazlına erenlere müjdeler olsun... Mübarek olsun halleri... Çünkü on l ara:
- "Korkmayınız... Artık mahzun da olmayınız... Size müjdeler olsun... işte size vaad olunduğunuz cennet..." (41/30) Duyurulan, ilahî bir fermandır... Artık, geçmiş geçip gitti. Gelecek şimdiki hallerinden daha iyi olacak... Niçin daha iyi olmasın ki:
- "Allah onlardan razı; onlar da Allah'tan razı ve memnun..." (5/119)
Beraetini aldıktan sonra... peşinden
şu emir:
- "Yiyiniz, içiniz... Hem de rahat... rahat... Bunlar amellerinize karşı mükafattır..." (52/19)
Bu nimetler daha bu alemde iken kazanılır... Allah'a yalvaralım; bize de nasib eylesin...
Allahım, bize de nasib eyle. Amin...


Ey Aziz,
Cenab-ı Hakkm aziz kıldığı ve birçok ilahî nimetlere erme şerefine nail eylediği kimse...
Bilesin ki...
- "Allah-ü Teala, dilediğine hidayet eder ve zatı nuruna ulaştınr." (24/35)
Yukandaki cümle bir Ayet-i Kerime mealidir. Bir feyz kaynağıdır. O feyz bulutlarmdan; şahud şimşekleri çaktığı zamanı düşün... Neler olacağım tahmin eyle ve :
- "Allah rahmetim dilediğine tahsis eder." (3/74)
Mealindeki yüce kelamın yapacağı inayet sayesinde, vuslat rüzgarlarının daima başında döndüğünü de düşün... Anlamaya çalış... Ve neler olabileceğini anlatacağız, dinle...
îşte o zaman; kalb sahasında üns reyhanları kokmaya başlar... Ve o reyhanlar; bir cennet bahçedeki gibi, boylandık-ça boylanır ve etrafa kokular saçmaya başlar... Ve o bahçede :
- "Ey Yusüf'e olan hasretim." (12/ 84)
Nağmeleri ile şevk bülbülleri ötme-ye başlar... Ve sırlar aleminde; iştiyak şuleleri panidamaya başlar...
Artık efkar kuşları? azamet fezasında kanatlanır... Ve çevikliğin son haddiyle uçmaya başlarlar...
Bunlara marifet hali ve marifet alemi adı verilir... Bu alem uçsuz bucaksız vadilerle doludur. Orada; üstün akla sahip olanlar dahi yolunu bulup, devam edemez... Şaşırır... Sonra orada öyle korkulu haller tecelli eder ki...
Bir bakarsın; yüce bir heybet eli kalkmış; basında bekliyor... Tepene ha indi; ha inecek... Bu manzara karşısında; kavrayışın temelinden sarsılır...
Sonra bakarsın ki, başka bir alem başlamış... Perdelerin ötesinden sesler yükseliyor... Hem de heybetli sesler... Ona kulak mı dayanır ki?... Ve derin manasını sezende yürek mi kalır ki?... Tahayyül et:
- Gerçek manasıyla Allah'ı takdir edemediler..." (6/91)
Mealindeki yüce manaya hangi kulak dayanır? Bu yumuşatılmış mana ya doğrudan doğruya, seni muhatab alsaydı; ne yapardın o zaman?... O anda can vermez miydin?...
Bu mana denizi çok engindir... Orada azimet sefineleri yüzer... îçinde ise; Hak yolcuları... Onlar için, ne dalganın önemi vardır; ne de çeşitli deniz tehlikelerinin... Sakın o yolcuları taşıyan sefineleri küçük sanmayasın...
îşte onun tarifi:
- "O sefineler; dağlar gibi. dalgalar arasından süzülür gider... O, yolcuları çeker; götürür." (11/42)
Ve bu yüce manalar taşıyan cümle; aynı zamanda o yolcuların sefine yelidir... Yelkenlerini iter.
Düşün... Bir daha... bir daha düşün...
- "Onlar Allah'ı; Allah da onları sever..." (5/54)
Bu Ayet-i Kerimenin delalet ettiği derin manayı düşün... O mana engin bir denizdir... Ve bu denizin adı; aşk denizidir. Mahabbet, sevgi denizidir. Mahabbet ehli, bu denizde yelkenlisin! açar... Ötelere doğru yol almaya başlar... Yelkenli sefi-nelerinin; bir sağa, bir sola yatması, onları korkutmaz... Dalgalar onlan yoldan alamaz...
Dağlar gibi dalgalar gelir; onları altı-na almak ister... Fakat inayet-i Hak onları korur. Onlar da bunu bilir. Yine de yalvarmadan edemezler; herbiri:
- "Ya Rabbi, beni mübarek bir menzile indir. Çünkü menzil sahiplerinin hayırlısı sensin..." (21/101)
Diyerek yalvarmaya 'başlar... Bu menzil ne olabilir ki?... Lika ve
Hazret-i Hakka yakınlıktan başka..,. Ne
var ki, her yerde olduğu gibi burada da
istidadlar konuşur...
Yalvarırlar... Yakanrırlar... Ama:
- "O kimseler ki, haklannda tarafımızdan iyilik fermanı çıkmıştır..." (21/ 101)
Cümlesindeki manadan o başka elde bir şey yoktur... O yolda kaybolan canları kim arar ki?... Kesilen başları kim sorabilir ki... Yalnız, kurtulması mukadder olanlar kurtulur... Çünkü ezelî istidad öyle gelmiştir...
Deniz kabarsın; dalgalar, o aşk yolcularını içine alsın isterse... Hak ezelde kurtulmasını dilemişse; bir an içinde onları:
- "Cudî..." (11/44)
Dağına salimen indirir...
Artık onlara Rahmanın cezbelerin-den bir cezbe gelmiştir... Ellerinden tutmuş :
- "Doğruluk makamı..." (54/55) Tabir edilen yere çekmiştir...
Bu makam, ezelî istidada göre lütuf ve ihsanların yağdığı bir makamdır...
Makam bir değil, bir çoktur. Her makamı aşıp öbürüne geçmek için arada;
şahsa göre değişen bir veya birkaç durak olur... Aslında tek olarak bilinen ama aşılması oldukça zor bir durak var ki,
hepsinin mutlaka uğrayacağı bir duraktır... îşte o durak:
- "Ben, sizin Rabınız değil miyim?..." (7/172)
Mealindeki cümlede gizlidir... Bu durağı aşanın artık yolu, vuslat alemine doğru uzar... Buraya kadar gelebilen isti-dadlı olsa gerek... Bunu o yolcular da anlar; neşe ve şadlık içinde mest olurlar... Hayran olurlar...
Sonra onlara ilahî nimet sofraları serilir. O sofralardan bol bol nasib alırlar... Çünkü o nimetler:
- "O kimseleredir ki; onlar ihsan ettiler. .. Sonra bunlar için HÜSNA ve ZÎYADE'si vardır." (10/26)
Ayet-i Kerimesiyle tarif edilmektedir... Burada, HÜSNA'yı tümden nimetler; ZÎYADE'yi ise, lika-i ilahî olarak anlatabiliriz...
Hakka vasıl olmak isteyen herkes, bahsi geçen dalgalı ve engin denizleri aşmak zorundadır. Onları aşıp, Hakka varmak için, bu yolda insana tek şey lazımdır: AŞK... Bu olduktan sonra korkma... Her denizi, deryayı aşarsın... Ummanlar önünde bir hendek kadar uf alır... Dağlar ve ovalar sana bir adımlık yol olur...
Her yolcuyu bu yolda aşk yürütür... Aşk bu yolda Hak erlerine bir ateş... Bu ateş, onların herdem içim yakar kavurur... Yansın... Yanana su mu esirgenir; hastaya tabib mi gelmez ki?... Hele bir de; yanan Hak aşıkının kalbi, hasta olan da onun gönlü olursa... îşte böyle olanların içi yandıkça, aşk şarabı imdatlarına yetişir... Aşk şarabından başka onların ateşini ne söndürebilirdi ki, zaten...
Onlara aşk şarabı getiren kadehin adı; KÜRBÎYET'tir... VÎSAL camıdır... Yakınlık camı ve visal kadehi... Ne güzel ve ne ulvî şey...
O anda onları, huri misal sakiler dolanır. .. Allah aşkıyla içi yananın özüne birşeyler boşaltır... Yani AŞK ŞARABI... Onlar, verene hiç bakmaz; içer, içer hiç kanmazlar... Nasıl kansınlar, çünkü:
- "Onlara; Rabları. pak şarabı içirdi..." (76/21)
O ne ŞARAB'dır... îçilirken visal olursa... Ve sakisi ALLAH... onun şanı, çoktan da çok yücedir...
Artık onlar, ereceklerine ermişlerdir... Bulacaklarım da bulmuşlardır. Bilmem daha ne bulmaları istenir ki... Onu bulmayan niçin durur ki. Onu bulan da neden mahrum olur ki...
Son yolculuk durağı orasıdır. Oraya vasılolduktan sonra, sonsuz ve ebedî mülk ve devleti bulurlar...
ışte onların erdiği alemi anlatan Ayet-i Kerime:
- "Baksan... Sonra dönüp yine baksan... Ne görebilirsin ki?... Nimet ve büyük bir saltanattan başka..." (76/20)
Bu varı yitirmek ne güzeldir... Çünkü bu yolda yitirilen varlığın karşılığı Hakkın visalidir... Cenab-ı Hak cümlemize bu varlıktan soyunmayı ve vuslatı nasib eylesin... Amin!...


Oğlu Abdurrezzâk'a şöyle vasiyet eyledi:
Ey oğlum! Allahü tealâ bize ve sana ve bütün müslümanlara tevfîk, başarı ve muvaffakiyet ihsân eylesin! Sana Allah'tan korkmanı ve O'na tâat üzere olmanı, dînimizin emir ve yasaklarına riâyet etmeni ve hudûdunu gözetmeni vasiyet ederim.

Ey oğlum! Allah bize, sana ve müslümanlara tevfîk versin! Bizim bu yolumuz, Kitap ve Sünnet üzere bina edilmiştir. Kalbin selâmeti, el açıklığı, cömertlik, cefâ ve ezâya katlanmak ve din kardeşlerinin kusurlarını affetmek üzere kurulmuştur.ABDULKADİR GEYLANİ HAZRETLERİNİN TÜRBESİ

Ey oğlum! Sana vasiyet ederim! Derviş yâni Allah adamlarıyla berâber ol. Meşâyıha, tasavvuf büyüklerine hürmeti gözet! Din kardeşlerinle iyi geçin! Küçük ve büyüklere nasîhat üzere ol. Dinden başka şey için kimseye düşmanlık etme!


Ey oğlum! Allah bize ve sana tevfîk versin! Fakirliğin hakîkati, senin gibi olana muhtaç olmaman, zenginliğin hakîkati ise, senin gibi olandan bir şey istememendir. Tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile de ele geçmez. Dervişlerden, Allah'tan başkasına ihtiyaç duymayan birisini görürsen, ona ilim ile değil, rıfk, yumuşaklık, güler yüz ve tatlı söz ile muâmele eyle! Zîrâ ilim onu ürkütür, rıfk, yumuşaklık ise çeker ve yaklaştırır.

Ey oğlum! Zenginlerle sohbetin, görüşmen izzet ile, onlara değer vermeyerek, fakirlerle örüşmen ise, kendine değer vermiyerek olsun.

İhlâs üzere ol! İhlâs, insanların görmesini hâtıra getirmeyip, yaradanın dâimâ gördüğünü unutmamaktır. Sebeplerde Allah’a dil uzatma. Her hâlde Allah’dan gelene râzı ve sükûn üzere ol. Allah adamlarının huzûrunda şu üç sıfat üzere bulun: Alcak gönüllülük, iyi geçinmek ve kötülüklerden arınmış bir kalb. Hakîkî yaşamak, nefsini öldürmenle, nefsinin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine getirmemenle olur."

 


Sakın yaptığın işlerde ve bulduğun manevi halde kendi gücünü görmeyesin. Bu hal kişiyi azdırır ve YARATAN’ın rahmet nazarından uzak kılar. Sakın sözünü dinletme ve kabul ettirme hevesine de kapılmayasın. Önce temeli at sonra üzerine binayı çık. Kalbini derin kaz ki oradan hikmet pınarları fışkırsın, sonra ihlas ve iyi işlerle o binayı yükselt. Bu işlerden sonra halkı o köşke davet et.

***

Başkasında bulunan bir hatayı defetmek istersen nefsinle yapma, imanınla yap. Kötülükleri ancak İMAN yıkar. Bu durumda RABB’in sana işlerinde yardımcı olur. O kötülüğü yok etmek için arkadaş olur, O kötülüğü ezer ortadan kaldırır. Eğer bir kötülüğü nefsin için, halkın seni tanıması için ortadan kaldırmaya niyet edersen rezil olursun. Her işte HAKK’ın rızası aranmalıdır.

***

İSLAM gömleğin yırtık, İMAN elbisen pis, kalbin cahil, için kederle dolu. Gönlün İSLAMİYET’e açık değil. İç alemin harap, dışın mamur, bütün sayfaların günah karası. Sevdiğin ve arzuladığın yalnızca dünya.

Kabir kapısı açık ve ahiret sana doğru gelmekte. En kısa zamanda aklını başına topla, yalnız dünya azığı toplamaktan vazgeç de ahiret azığını toplamakta acele et...

Sabırlı kulların bu dünyada çektiği cefa, Yüce Allah’ın (C.C) gözünden kaçmaz. Siz bir an olsun O’nun uğruna sabır yolunu tutun, yıllarca ecrini alırsınız. Ömrü boyunca “Kahraman” lakâbıyla gezen, onu bir anlık cesareti sonunda kazanmıştır.

***

Ey evlad, önce nefsine öğüt ver, onu yola getir, sonra da başkalarını... Senin henüz ıslaha muhtaç hallerin var, bunu sen de biliyorsun. Bunu bildiğin halde başkalarının islâhı ile uğraşma yolunda nasıl başarılı olabilirsin? Gözlerin bir adım öteyi görmüyorken körleri neyle yola getirme sevdasındasın?

***

Size gereken, Yüce Yaratanı sevmek ve O’ndan başka kimseden korkmamaktır. Ve bütün işleri onun rızasını gözeterek yapmak... Bunlar “Kalp” le olur, dil gürültüsüne getirip söze boğmakla olmaz. Sonra mihenk taşına vurulunca utanırsın. Kuru davaya kimse inanmaz. Halk arasında söylediğin sözleri yalnız kaldığında söylüyormusun?... Aynı duyguları tek başına kaldığın zaman da duyman mümkün oluyor mu?... İşte bunları yapabiliyorsan mesele yok... Kapı önünde “TEVHİD”, içeriye girince “ŞİRK”, yakışır mı? Bu, nifak, ikiyüzlülük alametidir, içi bozuk olmanın ta kendisidir. Acırım sana, sözün kötülükten sakınma hakkında, kalbin ise fitne çıkarmaya istekli. Şükrü dilinden bırakmıyorsun, ama kalbin daima itiraz halinde.

***

Geliniz aşırı, uygun olmayan arzularımızı bir yana atıp YARATANIMIZA koşalım. Bu yolda biraz perişanlık çekelim. Ne olur sanki biraz zahmet çeksek? O’na vardıktan sonra bütün çekilen sıkıntılar unutulur. İçimize ve dışımıza hükmeden nefsimizi HAK yoluna çevirelim, Rabbimizin Elçisine, Sevgilisine başvuralım, O’nun eteğini bırakmayalım.

***

Bütün amacın yemek, içmek ve arzularının tatmini olmasın. Bunların hepsi amaç değil, Yüce ALLAH’a (C.C.) ulaşmak için birer araçtır. Bütün hedefin sana en çok gerekli olana ulaşmak olmalı. Sana en gerekli olan ise YARATAN’ındır. O’nu ara. Her şeyin bir bedeli olur. Dünyaya AHİRET, yaratılmışlara ise bedel YARATAN’dır. Dünyayı kalbinden atarsan yerini HAK alır.

Yaşadığın günü ömrünün son günü bil, işlerini ona göre ayarla. Bu duygu sana yeter.

***

“ALLAH’tan (C.C) başka ilah yoktur,” dediğinde bir “DAVA” peşine düştün demektir. Her davada şahit isterler, şahidi olmayan davasını kaybeder. Ayrıca bu uğurda gelecek her türlü sıkıntıya göğüs gerip, sabır göstermek de birer şahid sayılır. Bunları yaparken İHLAS’lı olmak gerekir.

***

Hiçbir söz amelsiz ve ihlassız kabul edilmez. Kainatın Efendisinin (S.A.V) yolu İHLAS’tan ibarettir.

***

Dünyalık toplarken dikkatli ol. Gece odun toplayan gibi olma. Elini uzattığında neyi alacağını önceden kestirmelisin.

Gece odun toplayan eline geçeceğini bilemez, seni de ona benzetiyorum. Ayık ol, sonra felaket büyük olur.

***

HAK’la çekişme, nefsin için O’nu kötüleme, malın azaldı diye O’nu itham etme, insanlar sana yüz vermiyor diye O’nu suçlama. Suçu kendinde ara. Her işin kendi keyfine uygun olmasını istiyorsun, en büyük hüküm senin mi yoksa O’nun mu? Sen mi fazla biliyorsun yoksa O’ mu? Merhametin O’nunkinden fazla mı?

Sen ve bütün yaratıklar O’nun kuludur. Her şeyde yalnız O’nun hükmü geçer bunu sakın unutma.

***

YARATAN’ın rızasına erme yolunda yapmacık hareketler fayda getirmez, bu yolda yersiz arzu ve boş temenni ile yürünmez. Hele içi başka dışı başka birinin eline hiçbir şey geçmez. Bir de yalancılık ortaya çıkarsa felaket o zaman başlar. Eğer bu hallerin azı sende varsa hemen tevbe et ve tevbeni bozma. Tevbe etmekten ziyade, tevbeyi bozmamak esas hünerdir.

***

Böbürlenmeyi bırakın, Yüce ALLAH’a (C.C) karşı büyüklük satmakta neymiş? Kullara da kibirli davranmayın, haddinizi bilin. Varlığınıza tevazuyu yerleştirin. Önceden ne olduğunuzu düşünün; bir damla su.

Sonrası ne olacak malum...Bir hendeğe yuvarlanacak bir ağırlık. Hali böyle olana büyüklük taslamak yaraşır mı?

Hırsa kapılmayın, kötü arzular sizi esir etmesin. Dünyalık adamların kapısını aşındırmayın. Ezilip büzülerek onlardan dünyalık dilenmek size yakışmaz, sabırla doğru yoldan nasibini arasan daha iyi olmaz mı? Ya bir de yaptığın dilenciliğin sonu boşa çıkarsa... Sevgili Peygamberimizin (S.A.V) “En büyük belâ, nasibte olmayanı aramaktır,” buyruğunu hiç duymadın mı? Nasibte olmayanı kullar hiçbir zaman veremez. Dünya oğullarının buna hiçbir zaman gücü yetmez.

***

Ey ilim iddiasında bulunan, hani ağlaman? Yüce ALLAH’ın (C.C) korkusundan gözlerin yaşarıyor mu? O’ndan korkman ve günahları itirafın nerede? Nefsinle cenk etmek ve onu terbiye etmek yok mu? O’nu HAK tarafına çağırman nerede?

Bunların hiçbiri sende yok. Bütün derdin kasa, masa, yemek ve eğlenmek. Aklını başına al. Dünyadaki nimetlerden sana gelecek bir kısmetin varsa gelir, üzülme içini ferah tut. Bekleme yükünden kurtulursun, hırsın ağırlığı seni yormaz. Eğer bu şekilde davranmazsan, bütün bu uğraşmalarından sana ne kalacak dersin? Sadece bir yorgunluk ve ağır bir hesap...

***

Doğruluk olmadan bilginin sana ne yararı dokunur? Doğruluğun olmadığı için bilgi sana bela olur. Öğrendin, namaz kıldın, oruç tuttun sebebi sana mal versinler, iyiliğini görsünler, seni öğsünler oldu. Sana yakışır mı bu düşünceler?

Farzet ki halkın sana ilgisi arttı, bunun ölüm anındaki sıkıntıya faydası olur mu acaba? Seni sevenlerle aranda uçurumlar olacak o anda. Topladığın malları başkaları paylaşacak, hesabı ve cezası da sana kalacak.

***

Yazık sana! Cehennemlik işleri yaparken cenneti umuyorsun. Geçici şeylerle avunuyor onları seviyor ve senin sanıyorsun. Ama yakında elinden alacaklar.

Yaratan hayatı sana emanet olarak verdi, O’nun rızası yolunda yaşamanı emretti. Sen ise kendi isteğin, heveslerinin peşinde hayatını tükettin. Sana verilen zenginlik, makam, sıhhat birer emanettir. Bütün bunları YARATICININ rızasına uygun yolda kullan.

***

Ey evlad, ana rahminde seni kim besledi. O halde iken ne kadar acizdin, bu hale seni getiren kim? Sen ise kendi varlığına ve halka dayanmaktasın, parana, mevkine, bilgine güveniyorsun. Güvendiklerin bugün var yarın yok olabilirler. Yüce ALLAH’tan (C.C) başka her kime güveniyor veya kimden korkuyorsan o senin ilahındır. Yakında bütün güvendiklerin yok olur kullarla aran açılır, sana karşı kalpleri katılaşır, kapıları yüzüne vururlar seni kapı kapı dolaştırırlar. Çağırsan yardımına koşan olmaz.

Bütün bunlara sebeb Hak’tan başkasına güvenmiş olman, O’nun nimetlerini başkalarından bilmiş olmandır.

***

Yüce ALLAH’ın (C.C) dininde olmayan şeyleri yapmaya çalışma. Elinde iki şahit olsun; biri KUTSAL KİTABIMIZ, diğeri SÜNNET-İ RESULALLAH. Bunlar seni RABBİNE ulaştırır. Ama sen bu şahitleri bırakıp nefsinin peşinden gitmeye devam ediyorsun. Elinde iki şahidin var; biri zayıf aklın, diğeri de şahsi arzun. Şüphesiz bunlar seni ateşe iter. Firavun gibilerin arasına katar.

***

Ey içi bozuk, yakında öleceksin, öldükten sonra yaptıklarına çok pişman olacaksın ama çok geç...Dilin güzel söze alıştığı için konuştu ve aldandı, ama kalbin hiçbir şeyden anlamaz bir halde. Bu durum seni kurtarmaz. Güzel konuşmayı kalb yapmalı, yalnızca dilin iyi söz söylemesi faydasızdır.

***

Ey ALLAH (C.C) yolcularını bulamayan; varlığını ve yaratılmışları HAK varlığına perde eden kişi; ağla, başkasına bir ağlarsan kendine bin defa ağla


Mevlit kandili

 

Doğumu âlemlere nur, huzur ve sürür getiren Peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in mevlid kandilini, önümüzdeki . günü bir defa daha idrâkle müşerref olacağız.
Mevlid, Resûlullah Efendimizin doğum günü ve dünyaya geldiği tarih demektir.
O dünyaya gelmezden önce küre-i arzı küf ur bulutlan kaplamış, zulüm ve her çeşit dalâlet hüküm sürmekteydi.
Mukaddes Mekke şehrinde, putları Allah'a eş tutanlar çöreklen­miş, Kabe'nin içi, dışı ve etrafı irili ufaklı putlarla doldurulmuştu.
îman mefkûd, vicdan mecruh, zulüm memduh, edeb makdûh, ırz ve namus çak çak olmuştu. En şerefli varlık olması gereken insan, ah­lâksızlığın envâını islemedeydi.
Sırtlanı geçmişti beşer yırtıcılıkta, Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi.
insanoğlunun fikri mefluç idi. Ne mabudu bilen kalmış, ne ma* Dede gelen vardı.
Bu feci durumda kıvranan insanlık âlemi, imdadına koşacak kurtarıcıyı beklemekteydi.
O halaskar; Hazret-i Âdem'in heybetini, Hazret-i Nuh'un bilini-ni, Hazret-i Byyûb'un sabrını, Hazret-i İbrahim'in teslimiyetini, Haz­ret-i ismail'in itaatini, Hazret-i Yusuf'un güzelliğini, Hazret-i Musa'­nın yed-i beyzâsını, Hazret-i isa'nın ruhlara hayat iksiri gibi nüfuz eden nefesini kendinde toplayan ekmelü'r-Rusül olmalıydı.
Allah'ın lütfü, beşeriyyete bir defa daha erişmiş, insanlığın çilesi dolmuş ve Hazret-i Muhammed'in doğumu yaklaşmıştı.
On aort asır evvel yine bir böyle geceydi, Kumdan ayın ondurdu bir öksüz çıkıverdi
Resullerin serdârı bulunan Hazret-i Muhaınmed; Mekke-i Müker-reme'de Rebiulevvel ayının on ikisine raslayan bir pazartesi günü dünyaya şerefler kazandırdı. Henüz tanyeri ağarmadan, Mekke ufuk­larında doğan şems-i Muhammedi ile bütün cihan aydınlandı.
Zerre-i nurundan eyler Arş-ı azim iktibas, Mâ h-ı rahşân-ı saadet doğduğu şebtir bu şeb.
Rebiulevvel ayı, Resûlullah Efendimiz'in hayatında çbk mühim tecellilere zarf olmuş bulunmaktadır. Dünyaya gelişi, Medine'ye gidişi ve Âlem-i Cemale göç etmesi hep bu aya tesadüf etmektedir;
Bütün tarihçiler,
Resûlullah Efendimizin doğumunun Rebiulev* vel ayında olduğunu ittifakla nakletmektedirler, Bu ayın kaçıncı ve hangi günü olduğunda ihtilâf vaki olmuşsa da ekseriyetin görüşü, on ikinci Pazartesi günüdür. Süleyman Çelebi ne güzel ifade etmiş:

Ol Rabbiu'l-evvel âyin nicesi, On ikinci gice isneyn gicesi.
Gün tayinindeki bu ihtilâf, doğum zamanı için değişik tarih mebde'lerinin nokta-i hareket olarak ele alınmış olmasındandır. Ba­zı tarihçiler fil vak'asını, bazısı da Kabe'nin binasını esas alarak, gün tayininde fark göstermişlerdir.

ResûM Ekrem; Mekke'de, büyük dedesi Hâşim'den dedesi Abdül-Muttalib'e intikal eden, Da'rüd-Tabâbia denilen evde dünyaya gelmiş­tir. Onun dünyaya şeref verdiği gece yeryüzünde nice hârikalar vü­cuda gelmiştir. Kisrâ'mn sarayının burçları yıkılmış, iran'da bin yıl­dan beridir yanan ateşgede sönmüş, Sâve gölü kurumuştu.
O gece vukubulan kevni hadiseleri gören Yehûdî âlimleri, «İsrâil-oğullarından Peygamberlik gitti, Yehûdî âlimlerinin itibarı kalmadı» diyerek kederlenmişlerdi.
Dedesi Abdül-Muttalib, onun doğumunu haber aldığı zaman son derece sevinmişti. Müstesna bir mahabbetle sevdiği oğlu Abdullah'ın genç yaşında uf ulunun acısı, tulü eden bu nurtopu torunla gidermiş oluyordu.
Abdül-Muttalib, bir ziyafet -tertip ederek Kureyş'in ileri gelenle- • rini davet etti. Misafirlerine torununun doğumunu haber verip ona' Muhammed ismini verdiğini açıkladı. Bu mübarek isim, Abdül-Mut-talibln soyundaki bir kimseye konulmuş değildi. Kendisine bu ismi tercih edişinin sebebi sorulduğunda şu cevabı vermişti:

«Onu, gökte meleğin yerde beşerin çok öveceğim umuyorum, bu sebeple ona bu adı koyuyorum».
Resûl-i Ekrem'in en meşhur ismi MUHAMMED'tir. Bu mübarek ismi Kur'ân-ı Kerim'in dört ayrı sûresinde zikredilmiştir. Bundan sonra Ahmed ismiyle şöhret alan Resûlullah Efendimizin Tâhâ, Ya­sin, Hâdî, Nur, Müddessir, Rahim, Reûf, Beşir, Nezir gibi birçok isim­leri daha vardır.

Resûlullah Efendimiz, baba tarafından en asli, en yüce bir soya sahip bulunmaktadır. Nesep âlimleri,

Resûlulîah'm babası Hazret-i Abdullah'ın soyunu Hazret-i ibrahim'e kadar çıkarmaktadırlar. 20 de­desi Adnan'a kadar neseb âlimleri ittifak etmişlerdir.
Adnan, Hazret-i ismail'in oniki oğlundan Nabit'in soyundan gel­miştir.

Resûlullah'ın annesi Hazret-i Âmine, Zühre oğullan kabilesinin reisi Vehb'in kızıdır. Onun soyu da Resûlullah Efendimizin beşinci dedesi Kilâb'da aynı soyda birleşmektedir.

Peygamber Efendimiz'in baba tarafından nenesi Fâtıma, onun an­nesi de Sahre'dir. Sahre, Tahmür'ün o da Kusay oğlu Ubeyd'in keri-mesidir.
Anne tarafından büyük anneleri de Berre, onun annesi de Ümmü Habib'tir.

ResûM Ekrem (s.a.v.) Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde şöy­le buyurmaktadırlar:
«3en, Ademoğuilannm (yaşadıkları) asırlarda (dededen babaya intikal ettirilerek) gönderildim. Nihayet içinde bulunduğum asra (gelmiş) oldum» (1). «Allah, îsmâiîia evlâdı (arası) ndan Kinâneyi, Kinâneoğullarından Kureyş'i, Kurejş (için) den Hâşiıno£ullanm seç­ti. Beni de Haşîmoğulları arasından seçti» (2).

Aziz mü'minler!

Okumuş olduğumuz hutbede yer alan &yet-i kerimede şöyle buy-ruimaktadır:
«ABdolsıın, size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki si­zin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır ve güç gelir. Üstünüze çok düş­kündür. Mü'minleri cidden esirgeyicidir, bağışlayıcıdır o» (3).

Resûlullah Efendimizin babası Abdullah, ticaret için çıktığı Su­riye yolculuğundan dönerken, yirmi beş yaşında olduğu halde Medi'-ne'de vefat etti.

Ana rahminde iken babadan yetim kalan Peygamber Efendimi­zi, validesi, üç veya yedi gün emzirebilmişti. Ona' evvelâ Ebû Leheb'-in cariyesi Süveybe, daha sonra Halime-i Sadiye süt annelik yapmış
Hazret-i Halime'nin yanında beş yaşına kadar kaldı. Onun evi yurdu bu zaman içinde bolluk ve bereketlere sahne oldu.

Peygamber Efendimiz, süt annesinin yanında bulunduğu günler­den birinde çocuklarla oynarken, Cebrail aleyhisselâm gelmiş, ken­disini yatırmış ve melekî bir ameliyatla kalbini açmış ve içinden bir kan pıhtısını «Eu şeytanın sendeki nasibidir» diyerek çıkarıp atmış-
ti. Sonra kalbini, altından mamul bir taşın içinde Zemzemle yıkamış, daha sonra kapayıp yerine koymuştu. Yolda oynayan çocuklar, süt annesine koşup «Muhammed öldürüldü.» deyince koşup yanına var­dılar ve yüzünün rengini biraz sararmış buldular. Hazret-i Enes di­yor ki: «Ben, Resûlullah'ın göğsünde dikiş izlerini gördüm».

Fahr-i âlem, altı yaşına ulaşınca annesi Hazret-i Âmine, yanına oğlunu ve Ümmü Eymen'i alarak zevci Abdullah'ın kabrini ve Neccar-oğullan adı verilen hısımlarını ziyarete varmak maksadıyla Medine'­ye gitmişlerdi. Dönüşte Mekke'ye ulaşmadan ecel kendisine ulaştı. Fâni hayata veda edeceğini anlayınca oğlunun yüzüne bakarak şu beyitleri söyledi:
«Eğer rüyada gördüğüm şey doğrır çıkarsa, sen insanlara ve inlere, helâl ve haramı bildirmek üzere, peygamber gönderilecek­sin. Kavimlerle birlikte devam edip gelen putlardan Allah seni koru­du. Her yaşayan ölür, her yeni eskir, yaşlanan herkes zeval bulur, her çok tükenir. Evet, (fâni olmam itibariyle) ben de öleceğim. Fa­kat ebediyen anılacağım. Zira oğlumu hayırlı bir halef bırakıyorum.» Bunları dedikten sonra gözlerini fâni hayata kapamıştı.

Böyle imanlı bir anne ve babanın, böyle şerefli bir soyun necib evlâdı Hazret-i Muhammed (s.a.v.), altı yaşında annesinden de öksüz kalmıştı. Sekiz yaşına kadar dedesi Abdül-Muttalib'in yanında kaldı. Onun da ebedî âleme irtihali üzerine amucası Ebû Tâlib'in yanına gitti.

Resûlullah Efendimiz'in, çocukluk günleri bile son derece afif geçmiş bulunmaktadır. O, putlardan nefret eder, doğruluktan ayrıl­maz, vakur ve doğru sözlü idi. Onun iyilikleri saymakla bitmez ki, hangisini sayalım.
..
Rahmet-i Rahmansın ey Peygamber-i sıddik-leb, Musteb.il efdaline tayin-i evsâf-ı ruteb.
Hiçbir kimseden tahsil görmediği halde, ilim ve irfanın zübdesi olmuş, dudakları kıpırdadığı zaman ağzından ledünnî ilimlerin âb-ı hayatı akmıştır.

«Beni Rabbim terbiye etti (ği için) edebimi güzelleştirdi» (4) bu­yuran Resûl-i efham; ilimlerin, irfanların aslı ve menbaı oluşunun sır­rını dile getirmiştir.

«Zübde-i irfansın ey Peygamber-i ümmî lâkab»
Günler devrini tamamlayıp giderken Hazret-i Muhammed (s.a.v.) in yaşı, yirmi beşe ulaşmıştı. Hazret-i Hatice validemizle olan izdiva­cı, aile reisi ve baba olarak nice güzel örneklerin ve hayatî ehemmi­yet taşıyan sünnetlerin bize intikaline yol açtı
Kırk yaşına vardığında Peygamberlikle vazifelendirilen Resûlul-lah, putperest bir kavmi, hakperest bir hale getirmiştir.
Mazhar-ı imanısın, şer'inle pekçok kâfirin. Bâtının pür nur idi, andan münevver zahirin.
Peygamberliğinin onüç senesi Mekke'de geçmiş, geri kalanı Medi-ne-i tâhirede devam etmişti.

Âdemoğlunun en şereflisi, âlemlerin rahmeti, Âhirzaman Peygam­beri Hazret-i Muhammed, son derece mütevazi, hayâlı, doğru ve in­sanların en güzel ahlâka sahip olanı idi. Açık ifadeli, tek tek konu­şan ve doğrudan ayrılmayan Resûlullah Efendimiz'in en çok kızdığı fena huy, yalancılıktı.
Gülden daha güzel kokan Resûlullah; güldüğü zaman, edebinin kemâlinden, ağzını örterdi. Şair ne kadar haklı söylemiş:

Altmış Birinci Hutbe
Kalemle kal ile tarif olunmaktan münezzehsin, Nekâisten serapa aksin ya Resûlellahvvv

FAKİR VE KÖR

10/3/2008 · Kategori: Hikayeler


FAKİR VE KÖR

Kibirli ve zengin birisi kapısına gelen bir fakire bir şey vermediği gibi, onu hem paylar hem de kapıyı yüzüne kapatır.. Zavallı fakir içlenir; bir tarafa çekilir ve oturur, ağlamaya başlar.. Bir kör, onun ağlamalarını duyar. Kalkar yanına gelir, niçin böyle üzgün olduğunu, ağladığını sorar.

Fakir olanı biteni anlatır.

Kör, teselli  vererek, üzülmemesini, kendi evine gelmesini, evinde kalmasını, ekmeğini çorbasını kendisiyle paylaşmasını ister ve ısrarda eder.  Fakir onun içtenliği ve ısrarı karşısında kabul eder, onunla gider.

Kör ona karşı  çok güzel bir konukseverlik gösterir. Fakirin, hem karnı doyar hem de gönlü hoş olur. Gönlü öyle hoş olur ki, o hoşnutluk içinde:

- Sen bana evini açtın, sen bana gönlünü açtın, Kadir Mevlamda senin gözünü açsın, diye dua eder.

Gece olur, körde bir gariplenir bir gariplenirki, o gariplik içersinde gözünden birkaç damla yaş damlar, gözleri birden açılır. Görmeğe başlar.

Körün görmesi ile ilgil i haber bir anda şehirde yayılır. Yer yerinden oynar. Bu haberi onu kapısından kovan, kovmakla kalmayan taş yüreklide duyar. İşin doğruluğunu anlamak için gözü açılan şahsa gelir:

- Çok şanslıymışsın. Gözün nasıl açıldı, kim açtı.

- Hey! seni gidi gafil seni, sen nasıl bir adammışsınki, öyle bir mübarek zatı azarladın, üzdün, yüzünü yıktın. devlet kuşunu bıraktın, baykuş ile meşgul oldun. Gözümün kapısını, senin yüzüne kapıyı kapattığın o kimse açtı.

- Desene kendime yazık ettim, öyle bir doğanmışki öyle bir devletmiş ki, kıymetini bilemedim, bana değil sana nasip oldu, ben avlayamadım sen avladın, der ve kıskançlıkla parmağını ısırır.

Dişini sıçan gibi hırsa batırmış kimse koca doğanı nasıl avlayabilir? İyilerin bastıkları toprak dermandır, göz açar. Ancak gönül gözü kör olanlar o dermandan gafildirler, kıymetini  ne bilsinler.

« Önceki :: Sonraki »