Ey Aziz!
Bu dünya hayatı, aldatıcı ve kandırıcı bir seraptan ibarettir. Buna kanmak ve aldanmak saadet alameti sayılır mı?... Elbette sayılmaz... Cenab-ı Hak, bizi ayıktırmak ve bu durumu anlatmak için şöyle buyurdu:
- "Siz. ahiret hayatından geçip dünya hayatına razımı oldunuz?..." (9/38)
Bu ilahî kelamın anlatmak istediği manayı anlamak için, hiç kalb kulağını açmadın mı?... Neden açmazsın ki?... Açmayı düşünmüyor musun?...
Sonra bu aleme dalıp giderken ve kalbine, Hak kelamına karşı perde gererken, şu ilahî kelamın tehdidi seni hiç mi korkutmuyor?... Dinle, ne buyruyor; anlamaya çalış:
- "Bu dünyada ama olan, ahirette dahi ama olur..." (17/72)
Kalb gözünü aç... Hak Taala'nın bizi ayıktırmak için, gönderdiği Ayet i Kerimelerin ışığı altında yolları bulmaya bak. .
- "İnsanların hesap verme zamanı yaklaştı; halbuki onlar gaflette..." (21/1)
Bu Ayet-i Kerimedeki son tehdit seni sarsmıyor mu?... Neden anlattığı manayı anlamaya yanaşmaz oluyorsun...Burası bir ekim yeridir Burada ekilen, orada; yani öbür alemde biçiflecek. Dünyada olduğu gibi, önce ekim işi; biçilmesi sonraya... Ahiret işilerinin bazından örnek al... Allah saklasın; sonra öbür alemde herkes sevap devşilirken, Sen eli boşlardan olursun... Sanırım ki, şu Ayet-i Kerime sana bu mevzuda bireyler anlatmak için yeter:
- "Ahiret ekinini isteyenin işine bereket veririz... Artını dünya ekinini isteyene de veririz; ama ahirette birşey beklemesin... Orada artık nasibi yoktur..." (42/10)
Bu Ayet-i Kerimenin ihtarı sana birşcy hatırlatmıyor mu?...Düşün ki, buradan öbür aleme göndereceğin bir iyilik için, on kattairı yedi yüz kata kadar sevap al acarsın Düşün ve ayık... îyi bilirsen, şu Ayet-i Kerime seni ayıktırmaya yeter... Bak ne buyruluyor;
- "O ki azdı; dünya hayatını tercih etti... Şüphesiz böylesinin yeri cehennem oldu..." (79/38)
Bu zümreden olmak ister misin?... Elbette:
- İstemem...
Diyeceksin... Bu deyişine karşılık sana:
- O halde ne bu gaflet?... Diye çıkışılacağından neden korkmuyorsun?...
Bu gaflet deryasında ne zamana kadar yüzeceksin?... Ve şaşkın şaşkın kalacaksın...
Bu yüzücülük sana uğur getirmez... Hemen kendine gel ve :
- "Allah'a tevbe ediniz..." (24/31) Emrinin mabedine çekil... Yaptıklarına nadim ol... O makamda huzurunu
bul; daha sonra da:
- "Rabbınıza ibadet ediniz..." (29/ 54)
Cümlesindeki derin mananın anlattığı cihete doğru yönel... Bundan sonra da, doğruluk dilini kulîan ve şu duayı yap :
- Artık ben yüzümü, yerin ve semaların yaratıcısına çevirdim... Müşriklerden değilim... Pak ve temiz olarak ona dönüyorum..." (6/79)
Belki bu sayede sana, bütün güzellikleri özünde toplayan sırlar aleminin kapışı açılır... Oraya daldıktan sonra anlarsın ki o sırlar:
- "O öyle Allahtır ki, kullarından gelen tövbeyi kabul eyler... Hatalardan geçer..." (42/25)
Mealine gelen Ayet-i Kerimede saklıdır... Biraz daha ilerleyince merkeze varır ve :
- "Allah, Gafur ve Rahim..." 73/20
Cümle-i celilesiyle karşılaşırsın... Tevbe et... Hakka don... Sonra da duanı oku. îşte o zaman sırlar kapışırım sana açıldığım görürsün... Ve çeşitli müjdeler almaya başlarsın...
Bundan sonra yapacağın ibadetlerde yardım almaya başlarsın... Ve onun sevgisine kavuşursun... Düşün ki o:
- "Allah, tevbe edenleri sever... Pak ve temiz olanları dahi sever..." (2/222)
Buyurmuştur... Bu haline uygun müjdeyi aldıktan sonra:
- "Sen dilediğim aziz kılarsın..."(3/26)
Ayetindeki manayı anlar; ona her an biraz daha yaklaşınaya başlarsın... Ve senin de, onun aziz kıldığı kimselerden biri olduğunu sezersin... Hamd eder ve o halden ayırmaması için, ona yalvarırsın.
Korkma, yürü artık... istikbal sana açıktır... Çünkü, sen o kimselerdensin ki. onlar:
- "Önce Rabbimiz Allah, dediler... Sonra istikamet sahibi oldular... Artık onları ne korku vardır; ne de hüzün.." (41/30)
Mealini taşıyan Ayet-i Kerime ile anatılmıştır...
Artık sen de o yüce müjdeyi alan kullardan oldun... Yani bir velî... Yani Allah'ın sevgili bir kulu...
Bulduğun bu halin kıymetini bil... Mübarek olsun


Ey Aziz,
Geleceği yakındır o günün... îzzetini korumak bir bakıma sana bağlı... Hatalarını hatırla, düşün ve tedbirli ol... Hazırlığım şimdiden yap... Burayı bırakıp öte aleme gidince, fayda temin edeceğin kimseleri düşünüp kendini yersiz teselliyle avutma... Çünkü orada:- "O günkü dehşet içinde; kişi karısından, anasından, babasından ve çocuklarından kaçar." (80/34)Ayet-i Kerimesinin verdiği hüküm geçer... Herkes kendi derdine düşer...
- Hani sen bize, dünyada iken sahib olurdun... Korurdun... Burada da yardım etsene...
Gibi, yarı alaylı, yan ciddî sözlere muhatap olmamak için, herkes bir yere saklanmak ister... Kimi elini yüzüne kapatır. Kimi de kaçar... Kaçacak yer de yok... O da bnşka...
Sen insanı, orada kaçmakla kurtulur mu sanırsın? Hayır kurtulamaz... Hesap verecek... Hakirden kıtmire kadar... ipek telinden urganına kadar... inceden ince-ye hesap verecek... Gizlisi ve aşikaresi sot'uincak...
O ne muazzam hesap günüdür... Düşün o günü... Hatta o günün dehşetinden fitre... Çünkü, Allah-ü Teaala o günkü hesabı şöyle anlatır:
- "İster içinizde gizlediğiniz olsun; isterse açığa vurduğunuz... Allah hepsiyle sîzi hesaba çekecek..." (2/284)
Bu Ayet-i Kerimedeki derin manayı anlamaya çalış...
Bu hesaptan ancak, burada imtihanını iyi verenler kurtulacak... însanhğına yarnşır bir şekilde hayatını idame ettirenler kurtulu Onun için sen, boş şeylerle meşgul olma... Öz varlığım koruyacak yollardan yürü...
- "Şunlar var ya, hayvanlar gibidir..." (7/179)
Ayet-i Kerimesiyle anlatılan zümreyo dahil olmayasın; sakın... Bunların avunduğu geçici zevklere dalmaktan kendini koru... Geçici, behimî hislerini tatmin için özünü kirletme... insanlığım yitirme...
Allah-ü Teala'yı daima kendine yakın bil... Daima onun yüce varlığma kendini yakın bilmeye bak... Ve... murakabe halini hiç elden bırakma... Huzura var ve başım onun kuvveti ve kudreti önünde eğ... Düşün ki, Allah-ü Teala:
- "Beni anınız ki. ben de sizi anayım..." (2/152)
Buyurur... Bu ne şereftir... Daima Hak Taala'yı an ki, bu şerefe nail olabi-lesin... Böyle yaptığın takdirde, Allah-ü Taala'nın:
- "O günde, birtakım yüzler vardır ki. parlak ve aydınlıktır... Rablanna nazar ederler..." (75/22)
Çeklinde anlattığı kimselerden ola-sın...
Kalbini parlatırsan, onu bu alemde de görebilirsin... Hakkın zikriyle kalbine cila çekmeye bak... Ve onun kıymetin! bil... Her türlü fenalıktan onu esirge... Çünkü onun hakkında şöyle bir kudsi hadîs vardır:- "Ben ne yere, ne de göğe sığdım; ama, mü'min kulunum kalbi beni aldı..."Sen böyle bir kalbe sahip olursan, daha ne istersin... Ve böyle bir kalbe sahip olmak için ne yapsan azdır... Hem de, hiç gibi bir az...
Bu hali bulduktan sonra ereceğin nimetlerin sayışı yoktur... Onlara sayı yetmez... Rakamlar kafi gelmez...
Bu kadar kıymetli şeyler nasıl bedava elde edilir... Elbette bir şeyi elde etmek için, o şeyin sanma yakışır bir şekilde gayret sarfetmek gerekir... Bu hakikat icabıdır ki; snna. Hakkın sanma yakışır bir şekilde kulluk düşer. Hiç olmazsa yapmaya çalış...
Bu alemde hazırlığım tam yaparsan, öteki alemde her arzun yerine getirilir... Çünkü bu alem ekim yeridir... Orada bi-çilecek şeylerin tohumunu burada ekmek gerekir... Burada ekmeyen orada birşey biçemez... Burada ekim işini bitir, tamamla: -
- "Orada her arzu ettiğiniz verilir... "Her arzu ettiğiniz önünüze gelir..." (14/31)
Müjdesin! al... Bu müjdeyi burada alan kullar çok... Sen de onlardan biri olmaya bak...
Kalbin de kendine göre kulağı var... Ama, onunla duyup işitmek, bu alemin maddi ve fani şeyleri değildir... O, ötelerden gelen, yüce ve ulvî kudretten gelen sesleri dinlemeye aşıktır...
Ona o sesleri duyurmadan bir hayır iş tutacağım sanmayasın... Onun için ona arız olan kirleri temizlemeye bak... Onun kirlerim giderdiğin an bil ki, yücelerden
gelen sesleri duyacaktır... Ve çağrılara uyacaktır :
- "Bana dua ediniz; kabul ederim." (40/60)
Mealinde buyuruîan, ilahî emir gereğince yalvarmaya başlar... Çünkü onun her türlü kirini giderdin.. Günah pasından temizledin...
Artık yalvarmaya baslar... Haliyle Hak Tnala onun yalvarmasını, yakarma-sını duyar; boş bırakmaz...
- "Allah, selam evine davet eder..."(10/25)
Emri gereğince zatına davet eder... Bir gaflet uykusundasın... Hem de tamamen. Gafletin, dünya yüzünden mı oldu... O halde dinle... Bak Hak Teala anlatıyor :
- "Dünya hayatı; anccik bir oyundan ve oyalanmadan ibarettir..." (47/36)
Bu Ayet-i Kerime, dünyanın ne olduğunu anlatırken; sen hala ona dalıp gitmektesin... Ve ona sıkı sıkıya sarılmaktasın... Kendine göre mazursun; çünkü gafilsin...
Niçin böylesin?... Allah seni burası için mi yarattı?... Yoksa öbür alem için mi yaratıldın?...
Şunu kafi bil ki, sen öbür alemin malısın... Bu alem fanidir. Uyanık zatlar nazarında hiçtir...
Buranın sıkmtısı ve meşakkati çoktur. Böyle sıkıntılı ve meşakkatli alemi neylersin?... Öteleri iste... Yüceleri arzula...
Adımlarım atarken, Hak katında yüceleri arzu ederek at... Oradaki yüksek makamları istiyerek gez... Bu fani varlığı aşıp öteye varanlardan ol... Onlar ne büyük insanlardır; dinle... Onların tarifini Hak'tan dinle:
- "Onlar SABİKUN'dur. Bilir misin SABÎKUN kime derler?..." (56/10)
- "îşte onlar; serapa nimetlerle dolu NAÎM CENNET'inde yerleşmiş ve Hak yakınlığım bulmuş kimselerdir..." (56/11)
Himmetim yüce tut ...Kişinin kıymeti; himmeti ve gayreti kadar olur... Bu düsturu unutma.
îçten gayretin! tahrik et. Himmetin! tembel alıştırma... Yola girmemekte direnirse onu kamçıla... îlahî emirlerin kırbacıyla onu döv... Belki bu sayede kurtulursun... Ve yoluna ilahî lütuflar çıkar... Düşün ki, Cenab-ı Hak, yolunda olan kul-larına, lütfunu esirgemez... Kim onun yo-lunu tutsa, kat kat lütuf, ihsan yağdırır...
Sen de onun yoluna girersen, sonra devam edersen, mutlaka sana da Hakkın ihsanı gelir... Ahirette elde edeceğin nimetlerin müjdesin! daha burada iken alırsın... Çünkü Allah-ü Teala:
- "Kullanna lütfedendir..." (42/19) Bu sebeple :
- "Onlara dünya hayatmda iken müjdeler gelir..." (10/64)
Buyurur. Bu müjdeyi alan kullara katılmak, senin için ne büyük bir şeref...
Sana düşen emirlerin gereğini yerine getirmektir... Hiç olmazsa, böyle birniyeti kaibde beslemek ve istikbal için geliştirmektir...
îlahî emirleri eda etmeye, omuzlarına yüklenen vazifeleri tamamen yerine getirmeye niyetlen ve kendini o yola koy... Muvaffak olman için de Allah'a yalvar maya başla...
îlk fırsatta kalb düşmanma karşı bir
savaş aç... Sakın bu yolda nefsinden emir alma... Zaten, savaşacağın şeylerden biri de nefistir... O da kalbin en büyük düşmanı olduğuna göre, ondan ne gibi bir emir alabilirsin ki...Ona karşı harb açtıktan sonra, elin tetikte olsun... Ondan hiç emin olma. Zayıf anım yakaladığı dakikada, boynunu sıkar... Silahım çevirdiği an, seni kalbinden, can evinden vurur; öldürür...
Seni mahvedecek kalb düşmanlarından biri de şeytandır.
- "Muhakkak şeytan, insan için açıktan bir düşmandır..." (12/5)
Buyrulurken, elbette o şeytanın düşmanlığım kabul etmen gerekir... Onun hilesi çoktur. Onunla baş edilmesi de hayli güçtür. Ama sakın azmin kırılmasın...
Hiç korkma, Allah-ü Taala bir şeyin zararım haber verdikten sonra, ondan kurtuluş yollarım da haber verir... Çünkü o, hem alım; hem de kullanıla şefkatlidir. İlmi ve şefkati olan Rabbimizin gücü ve kuvveti de vardır... Sen onun yolunda olursan; nasıl sana, savaşacağın düşman için başarı yollarım öğretmez... Sen ki, en şerefli mahluksun; nasıl emrine asker vermez... Onun askeri mi yok dersin?... Halbuki :
- "Yerin ve semaların askerleri onun emrindedir..." (48/4)
Durum bu olunca, şeytandan nasıl korkarsın? Onunla savaşmaktan niçin kaçarsın?...
Şu andan itibaren, sana düşen vazife, Hakka sığınmak... Ve... Ondan gelecek yardıma hak kazanmaktır... Onun yardımı sana geldikten sonra, şeytanın sana zfirnrı dokunmaz... Sonra, nefsin (uzağına düşmekten kurtulursun... Sakın nefsin şerrini az bilir... O da şeytan gibi, daima sana kötü yolları gösterir. Bunu da şu Ayet-i Kerime bize haber vermektedir:
- "Muhakkak nefis, bütün gücüyle kötülüğü emreder ve benimsetmeye çalışır..." (12/53)
Şeytanın ve nefsin durumlarım tes-bit eder, ona göre onlara karşı durursan kurtulursun... Aksi halde, ikisi bir olur;
seni helak ederler...
Ahireti düşün... Maddî bazlarla meşgul olma. Hiç bir şey yapamazsan günü belli bir zamanım, Allah'ın zikrine tahsis et... Böyle yapmak suretiyle, kalb gözünü açmaya bak... Böyle yap ve nelere ermiş olduğunu anla...
Kalbinde sırların letaifi, rakamlar halinde, zuhur etmeye başlar... Kendini ittika sahibi kıl ki, ermişlerin erdiğinc sen de eresin... Düşün ki, Allah-ü Teala:
- "AIlah'a karşı ittika sahibi olunuz ki, Allah size bilmediğinizi öğrete..." (2/ 282)
Ayetiyle seni müjdeliyor... Ve takva sahibi olduktan sonra nelere ereceğin! de sana anlatıyor...
Başta sisli vat.'ınmı hatırhırsın... Hu hun, ezelde uçup gezdiği yerler göz önüne gelir; öbür alemi sevmeye başlarsın... Bu alemin' ötesindeki varlık alemim anlarsın... Yapacağın her ibadeti zevkle, şevkle yapmaya başlarsın; çünkü gerçeği sezdin...
- "Rabbın yoluna itirazsız gir..." (16/69)
Ayetindeki gizli sır sana çözülür... Bu sır, içinde çözüldükten sonra, sana iki kanat verilir; o kanadın biri aşk, öbürü de şevk olur... Ruhun onlarla uçar...
Ruhun uçup gezdiği o yerlerden üns meyveleri sana gelir... O üns meyvelerim tattıktan sonra, bu alemin hiçliğini anlarsın... Ve :
- "Her meyveden ye..." (16/69) Emrini alır, hür olursun... Artık bundan sonra; sana ne korku, ne de hüzün...
Nefsinde zulmet kirleri kalmaz artık... Ama bu halini senden başkası bilemez... îçinde yaşadığın alemi yalnız sen bilirsin... Her halin açıktır; ama anlayan olmaz... Bu duruma sen de şaşarsın, îçinden :
- "Allahım, sen geceyi gündüzc katarsın..." (3/27)
Demeye başlarsın... Sır aynanda, çeşitli tecelli nurları parıldamaya başlar... Bu tecelli nurları sayesinde, azönce hayretler içinde kalıp söylediğin cümledeki sırları çözersin... Kalb bahçene rahmet yağmurlan yağmaya başlar. Çünkü orası; Hak Ta-ala'nın her türlü rahmet tecellisine nail olmaya hak kazanmıştır... Ve Allah-ü Teala'nın mealen arz edeceğimiz şu Ayet-i Kerimedeki şeref madalyasını kazanmıştır:
- "Biz semadan mübarek su indirdik. Onunla bahçelerin çeşitli bîtkilerini meydana getirdik... Ve harman edilen cinsten hububat bitirdik..." (50/9)
Böyle bir rahmete eren kalb bahçeleri n'olur bilir misin?... Bilmem ki, onu anlatabilmek için, zahirde verilecek bir misal bulunur mu?... Olsa olsa bir îrem Bağları olur... Ama o da, bu ilahî güzellik karşısında hiç kalır... îrem Bağları da ne?...
Kalb bahçen ancak bu hali aldıktan sonradır ki:
-- "Biz o rahmet suyuyla ölü bir beldeyi dirilttik..." (50/11)
Cümlesinin nelere işaret ettiğini çözersin...
- "Bugün senin için perdeler aralandı... Biz açtık. Gözlerin de keskin görür..." (50/22)
Cümlesi sana gelmiştir. Kalbinde zulmet kalmadı. Bu sebepler nur alemini rahatça görebilirsin...
Artık herşey'sana ayan beyan... Ne gaflet kalmıştır; ne de cehalet... Hepsi geçmişte cereyan eden birer hadise halini alır... Şimdi onlar çok ötede... Ve sen... Evet sen, vuslat alemindesin... Orada tam bir müşahedeye dalar; nura gark olur gidersin... Bazan, müşahede denizinden çıkar; istiğna denizine dalarsın...
- "Çünkü Allah bütün alemlere karşı bir istiğna sahibidir...'" (3/97)
Sen de onun bir kulusun. Seni o istiğna alomine alır... îşte o zaman, zatından başkasına ihtiyaç duymaz olursun...
Orada halinden emin olan yoktur... Bir yandan bakarsın ki, vuslat olmuş...
- Tamam...
Demeye getirirsin... Ama hemen kar şına:
- "Allah'ın mekrinden emin mi oldular?..." (7/99)
Emri çıkar... Susarsın... Seni bir heybet hali sarar ...Bir ara ümidin kırılır gibi olur. Meyus olursun... Ama, sen senin olmadığım bilmelisin... Bu hal içinde şaşkın dururken ağzından, kendiliğinden:
- Runa bir çare Allahım... Cümlesi dökülür... Ve o anda kalbine şu ilahi hitap gelir :
- "Allah'ın rahmetinden ümid kesmeyiniz." (12/87)
Bu emir, sonra latif bir rüzgar gibi çevrende esmeye başlar... O estikçe seni bir şevk sarar... Kendini Hakkın güzellik ve yücelik bahçesinde bulursun... Oranın güzelliğine hayran olur, bülbül gibi firakli firkli ötmeye başlarsın... ilahî nağmeler terennüm ederek, bir gül dalından öbürü n e konarsın...
Ve... sana öte alemlerden biri ilahî koku gelecek... Etrafına bakınacak; acaba bu nereden geldi? diyeceksin... Bazan dilin kayacak; tıpkı Yakup Peygamber gibi:
-- "İhtiyarlığıma hamicdip, bunadığımı demezseniz, Yusuf'umun kokusunu alıyorum..." (12/94)
Dersin... Ah bir içinde saklayabilsen... Ama nasıl saklayabilirsin ki... Sonra elinde mi?...
Sözünde haklısın Gerçekten aldığın koku, ötelerden sana bir müjdeci gibi gelmektedir... Fakat büyük bir ihtimalle çevresindekiler :
- "Sen hala eski şaskınlığındasm..." (12/95)
Diyecekler... Çünkü aynı sözleri çok söyledin. Onlar sadece dinledi... Hiçbir tad alamadıkları için, seni ayıpladılar...
Sen hiç üzülme... Zaten üzülmen de mümkün değil... Çünkü hakikaten bulacağım bulmuş sayılırsın.'.. Eğer nasipleri varsa, gün gelecek; hakikati onlar da anlayacak...
- "Onu yüzüne sürünce gözleri açıldı." (12/96)
Cümlesindeki hakikati elbet istidatları varsa anlayacaklar... O zaman onlar sana yalvaracaklar ve şöyle diyecekler:
- "Biz hata ettik... Sözümüzde yanıldık... Bizim için Allah'tan bağış dile..." (12/91)
Çevrendeki şaşkınların sözüne aldırış etme... Onlar mutlaka önünde baş eğecektir. Yeter ki, sen, özüne ilahî varlıktan bir kırıntı olsun, yerleştirmesin! hilesin... îşte o zaman elbette sana şöyle diyecekler :
- "Allah'a kasem ederiz ki, Allah. seni bizden üstün kıldı..." (12/91)
O rahmet denizine daldıktan sonra elde ettiğin herşey; teker teker, birer hazinedir... Anlattıklanmız, o daldığın denizin bir damlası dahi sayılmaz...
Rüya tabiri ilmi dahil, bütün bilgilerin hazine anahtarı sana teslim edilir... O zaman kim ne derse desin, sen kendini bilirsin... Artık haline aşinasın... Beka makamına erdiğin için, halinden memnun insanların tavrım takınırsın... Artık başka isteyeceğin bir şey de olmadığı için şu duayı yapmaya başlarsın :
- "Rabbim, bana mülk verdin... Bana rüyaların tabirim de bellettin... Yerin ve semaların yaratacısı sensin... Dünya ve ahirette benîm de sahibim sensin... Beni müslüman oîarak oldur... Ve beni salihlere kat..." (12/101)
Cenab-ı Hak cümlemize işin sözünü değil, halini nasib eylesin... Çünkü bu yolda söz değil hal ararlar... Çünkü bu yolda nice yolcular, işi sözle bitirmek istediği için helak oldular... Allah korusun. Amin!...


Ey Aziz.
Bu mektup, sana daha başka şeyler anlatacak... Seni amele ve cihada teşvik edecek... Oku, anla ve gereğini yapmaya gayret et...
Talib ol... Günleri boşa geçirme... Daima, aradığın bir şey olsun... Taleb eden mutlaka bulur... Ama, yollanır
Taleb gümüşünü:
- "O kimseler ki, uğrumuzda cihad ederler." (29/69)
Mealindeki Ayet-i Kerimenin potasında eritmeye bak...
Sanır mısın ki; eline çalışmadan bir şeyler geçer... Ahlakî bir disiplin yolunu tutmadan, aradığını bulmaya nasıl kalkarsın ve nasıl ermeyi düşünürsün...
Talib olacaksın; fakat bu taleb işinde pek fazla ileri de gitmeyeceksin.. Çünkü aşırı talepler çoğu zaman karşılıksız kalır... Bilhassa Hak Teala'yı taleb işinde dikkatli olmalısın... Onun çizdiği hududu aşmaya kalkmayasın... Sonra aradığını bulamayacağın gibi; elde ettiklerini de kaybedersin. Bilhassa zat-ı ilahî için :
- "Allah, zatı için; dikkatinizi çeker..." (3/28)
Buyurulurki; zaL ı ilahi hakkında ulu orta laf etmemeyi ve ona dair fikir serdetmeye girişmemeyi emreder.
îşte talep sınırını burada çizmen gerek... Oraya varmak için yoluna devam et... Fakat ondan sonrası için, bir talebin olmasın... Sadece bekle... Yol açılırsa, yürü... Yoksa, yine bekle... yine bekle... Ama, bu bekleyiş seni usandırmasın...
îçten talebini devam ettirir. Fakat anlatılan şekilde olsun... Öyle olursa talebin halis olur... Taleb gümüşün kendiliğinden erir ve ona;
- "Yollarıızı onlara açarız..." (29/ 69)
Müjdesi gereğince padişahın tuğrası vurulur... Bu tuğra; ancak talebini anlatılan şekilde devam ettirenleredir. Onlara katılmak ve onlar gibi talih olmak ve bu tuğrayı almak ne saadet...
Bu saadete eren talibin talebi kıymet bulur... Dünyalık mallar, onun karşısın-da değersizdir. Onu satacak pazar bulunmaz...
Ancak onun, değeri bulunup satılacağı pazar, şu pazardır:
- "Allah mü'minlerle alış veriş yaptı. Nefislerim aldı... Mallarım aldı... Ve... bu aldıklanna karşılık, cenneti verdi..."
(9/111)
Bu pazarda taleb asıl değerini bulur. Taleb gider karşılığında büyük bir meblağ gelir... Artık bu meblağ o talibin bir sermayesi olur...
Anlatılanları yaparsan, sen de o sermayeyi bulursun. Yolun inşaallah Hak yolu olur... Ve :
- "Ayık olunuz. Halis din Allah'a apanr..." (39/3)
Mealim taşıyan Ayet-i Kerimenin manasım artık anlarsın... Halis olmaya bak. Her elde edeceğin iyi şey, mutlaka ihlasla olacaktır; iyi bilesin... Şunu da unutma ki, gerçekten ihlas sahiplerini azim tehlikeler bekler. Onları kolay atlatmak, bu yolun yolcusunda bulunması gereken aşka bağlıdır... Sen de, bu yolda aşka dalarsan, bu ihlas sahiplerim bekleyen tehlikelerin sırrı sana çözülür... Önünde çözülür; seyredersin...
Aşkı bul, şevk ehli ol... îhlası bul... Bunları bulduğun zaman:- "Allah, sinesini ÎSLAM'a açtığı kimseyi mi soruyorsun... O, Rabbından gelen nurla yoluna devam eder..." (39/22)
Ayet-i Kerimesinde belirtilen ihsan kucağı sana da açılır... Zikri geçen Ayet-i Kerimenin nuru yolunu aydınlatır...
Sen aşkı ve şevki bulmaya bak... Bunları bulduktan sonra, sana ne ihsanlar gelir; ne ihsanlar. Rabbımız kerem sahibidir; sineni açar ve:
- "Bana dua ediniz; duanızı lehinize olacak bir şekilde kabul ederim..." (40/ 60)
Ayet-i Celilesi gereğince kalbini harekete getirir... Ona, yani Allah-ü Teala'ya bol dua etmeye, yalvarmaya, yakarmaya başlarsın... Bu yalvarma ve yakarmanın karşılığını da mutlaka alırısın.
En mühimi ilahî lütuf ve keremi bulmaktır... Onu bulduktan sonra manevi derecen yükselir... Dünyanın maddî ve fani şeyleri, gözünden Ve gönlünden düşer... Hakikati artık anlamış ve bilmiş olursun... Böyle olduktan sonra, anladığını ve bildiğini başkalarına da anlatman gerekli olur. Bir nevi irşad makamma geçersin... O zaman sana:
- "Söyle..." (4/77)
Denir... Söyle yalan mı... Bu emir karşısında titremeye başlarsın... Fakat tehdid olmadığını anlar; sakinleşirsin... Ancak kendinde pek konuşacak takat bulamaz bir halde iken :
- "Dünyanın metal azdır..." (4/77)
Fermanı imdadına yetişir... Zaten kalbinden silinen fani şeyler, biraz daha silinir... iyice, kökü kazınır...
Artık bu fani şeylerin değil, ötelerin yücelerin malı olursun... Fakat onun için bir işaret göremeyince üzülürken, yine sana kerem dili çözülür ve :
- "Ahiretinki elbette hayırlıdır..." (4/77)
Cümle-i celilesi ile gönlünü açar... Böylece, fani şeyleri kalbinden attıktan sonra, oraya neyin dolacağım anlamış olursun...
Bu iş lafla olmaz ki, bu da ayrı bir hakikattir. Elbette, kaibden dünyanın gidip, yerine ahiretin gelişi; zahirde bilinen geliş gidişler gibi görünmez... O bir haldir... Halin de ancak zahirde alametleri vardır.
îşte sen de bu alametleri araştırırken :
- "Bu. ittika sahiplenme olacaktır..." (4/77)
Cümlesi bir kurtarıcı gibi karşına çıkar... Kendi kendine:
- Demek ki, dünya metaını az gören, ahireti ondan üstün ve hayırlı bulan zatlar, ittika sahibi olan zatlarmış...
Dersin... îşin hakikatim anlamış olursun artık... Dünya sevgisin!, ebedî kalbinden atar; yerine ahiret sevgisin! koyarsın. .. Bu sevgiyi muhafaza için de; ittikayı kalb kapma bekçi yaparsın^ Sonra:
- Allahım, beni ittikadan ayırma... Dünya hırsı kalbime girmesin...
Diyerekten de yalvarırsın... Ve her daima ittika halini gözetmeye başlarsın... îttika halinin devamım gördükçe, duanın da kabul olduğunu anlarsın... Ve... Sevinirsin...
Ve... bilirsin ki, yapılan dualara mutlaka icabet olur... Ne var ki, herkese bilinen yoldan icabet olmaz... Ancak; içini temizleyenler, özünü Hakka yakın edenler duanın ne şekilde ve ne zaman kabul olduğunu anlar... Misal olaraktan c'a kendi halini ele alabilirsin...
Artık sana bir başka rüzgarlar esme-ye başlar. Ne yandan bilir misin;
- "Biz ona şah damanndan daha yakınız..." (50/16)
Canibinden... Bu rüzgarın estiğim duyan kalb ağacm dalları oynamaya başlar... O rüzgarlar estikçe, yaprakları birbirine değer ve tatlı tatlı nağmeler çıkarır. ..
Belki de o yaprakların işe yaramayanı yavaş yavaş, ahenkli bir şekilde dökülmeye başlar ki; o zaman, senin için bir sonbahar havası esiyor demektir.
Bu hal aleminde, artık ilkbaharla karışık bir güz başlamış demektir. Orası; yazı güzüne, güzü yazma karışık bir alemdir... Çok hizmetli işlerin olduğu bir bahçedir... Sakın onlara dahp yolundan olma... Hiç biriyle ilgilenme:
- "Allah, de; öteyi bırak..." (6/91) Sen böyle diyebildiğin an, rüzgarlar
sert esmeye başlar ve seni fani eşyadan
soyar... Ağyardan ayırır...
Orası bir başka alemdir... Ve orada:
- "Allah'dan başka bir ilah çağırmaya kalkma!..." (28/88)
Emrinden başka bir emrin gereği yapılamaz...
Orası ne daimî bir ilkbahardır; ne de sonbahar. Orası; an bean tecellilerle değişen bir havaya sahiptir... Herkes kabi-liyetine göre bir hava teneffüs eder; kimi ilkbahar, kimi de sonbahar... Kimi de kış... Şayet sen, benliğim yitirir, senliğin! bu-lursan, daima bir ilkbahar havası teneffüs edersin...
Sakın; bu havayı herkesin teneffüs edeceğin! sanmayasm... O hava, yalnız:
- "Onlara, taa ezelden katamızda iyilikler yazılmıştır..." (21/101)
Cümlesinin tefsirinde kimlikleri gizli zatlara mahsustur... Bu Ayet-i Kerime, aynı zamanda kendini bilenlere bir müjdedir...
Sakın; kendi kendine, benim de istidadım var mı yok mu diye üzülme... Lüzumsuz ve faydasız yollar nramaya knik-ma... Hemen kendini ölçüyo vur; Hak yo lunda devamlıysan istidadın var demektir... Şayet istidadın yoksa, aramak da ak-lına gelmez; sormak da...
O istidada sahip olduğunu anladıktan sonra, beklemeyi öğren... O beklediğin alemde, ilahî ve kudsî bir rahmet yağmu-runa tutuîursan, sakın; usanıp kaçmaya-sın... Islansan da, çevren göl de olsa kaçma... Dür ve bekle... Çünkü o; dilediği zaman :
- "Kimi arzu ediyorsa onu zatına seçer..." (-12/13)
Şunu da akhnda fut ki, seçmeden evvel dener. Başarı kazandığın takdirde, ilahî kudret bir bulut şeklinde seni
apiar; ötelere... çok ötelere... ötelerin de otesine çeker götürür...
Düşün bir kere içinde bulunduğun alemin güzelliğim... ilkbahar... Feyiz bulutları... Ve nihayet fazilet yağmuru... Bunların hepsi senin özünde olmakta ve senin için olmaktadır... Nerede cereyan ediyor bu işler, biliyor musun?...
- Kalbinde...
Dersek hiç şaşma... Çünkü sen, yalnız kalbinden ibaret sin... Sakın kalb denince, maddi hayatın dcvamına sebep olan, sinendeki o et parçasını hemen aklına getirme... Bizim anlatmak istediğimiz kalb, bir başka kaibdir... Yeri gelince onu da uzun uzun anlatacağız... Asıl bizim anlattığımız kalb, sana:
- însan...
Dedirten kaibdir... Ve sana:
- Adem...
Dedirten kaibdir...- "Biz ona katnnızdan ilim öğrettik..." (18/65)
Artık haller halim buldun... Ağaçların yeşillenmeye ve dal budak salmaya başlar... Bunların vereceği yemiş, sadece içinde kalmaz... Çünkü sen cimri olamazsın... Sen o kimselerdensin ki; onlar hakkında Allah-ü Taala'nın:
- '"Muhakkak Allah'ın rahmeti, dış aleme muhsinlerden gelir..." (7/56)
Ayetiyle anlattığı muhsinler şafuldasın...
Bu halleri yaşadıktan sonra, kendini bir sır aleminde bil... Oranın uçsuz, bucaksız vadileri ve akar ırmakları var... Vuslat pınarları orada çok tatlı akar... Bu alemde olduğun için nasıl olsa her zaman içerim, diye bir düşünceye kapılma... Çünkü oradan:
- "Öyle bir göze ki... Yakınlığı kazananlar, yani MUKARREBUN olanlar içer..." (83/28).
Başkalan içemez... Sen de içmek di-liyorsan, MUKARREI3UN zümresinden olmaya bak...
Anlatılan halleri elde etmek için; biraz gözyaşı akıtmak icab eder... Yalvarmak, yakarmak gerekir... Hatalar, için istiğfar etmek ise, baş şarttır; bilmek gerekir... Bunlar birer ilahî hibedir... O hibeye ehil olmak için, gözyaşlarıyla, sineyi pak etmekten gayri çare yoktur...
Sakın yaptığın ibadetine, falan da güvenme... Çünkü bu:
- "Allah'ın fazlıdır; dilediğine ihsan eyler..." (5/54)
- Ben hak kazandım; verilmemesi zulümdür.
Gibi yersiz bir laf etmeye kalkanlar, hava alır. Hele bu aleme kadar gelenler... böyle bir şeyi düşündüler mi, derhal kapı dışarı edilirler... Allah saklasın...
Allah'ın o fazlına erenlere müjdeler olsun... Mübarek olsun halleri... Çünkü on l ara:
- "Korkmayınız... Artık mahzun da olmayınız... Size müjdeler olsun... işte size vaad olunduğunuz cennet..." (41/30) Duyurulan, ilahî bir fermandır... Artık, geçmiş geçip gitti. Gelecek şimdiki hallerinden daha iyi olacak... Niçin daha iyi olmasın ki:
- "Allah onlardan razı; onlar da Allah'tan razı ve memnun..." (5/119)
Beraetini aldıktan sonra... peşinden
şu emir:
- "Yiyiniz, içiniz... Hem de rahat... rahat... Bunlar amellerinize karşı mükafattır..." (52/19)
Bu nimetler daha bu alemde iken kazanılır... Allah'a yalvaralım; bize de nasib eylesin...
Allahım, bize de nasib eyle. Amin...


Ey Aziz,
Cenab-ı Hakkm aziz kıldığı ve birçok ilahî nimetlere erme şerefine nail eylediği kimse...
Bilesin ki...
- "Allah-ü Teala, dilediğine hidayet eder ve zatı nuruna ulaştınr." (24/35)
Yukandaki cümle bir Ayet-i Kerime mealidir. Bir feyz kaynağıdır. O feyz bulutlarmdan; şahud şimşekleri çaktığı zamanı düşün... Neler olacağım tahmin eyle ve :
- "Allah rahmetim dilediğine tahsis eder." (3/74)
Mealindeki yüce kelamın yapacağı inayet sayesinde, vuslat rüzgarlarının daima başında döndüğünü de düşün... Anlamaya çalış... Ve neler olabileceğini anlatacağız, dinle...
îşte o zaman; kalb sahasında üns reyhanları kokmaya başlar... Ve o reyhanlar; bir cennet bahçedeki gibi, boylandık-ça boylanır ve etrafa kokular saçmaya başlar... Ve o bahçede :
- "Ey Yusüf'e olan hasretim." (12/ 84)
Nağmeleri ile şevk bülbülleri ötme-ye başlar... Ve sırlar aleminde; iştiyak şuleleri panidamaya başlar...
Artık efkar kuşları? azamet fezasında kanatlanır... Ve çevikliğin son haddiyle uçmaya başlarlar...
Bunlara marifet hali ve marifet alemi adı verilir... Bu alem uçsuz bucaksız vadilerle doludur. Orada; üstün akla sahip olanlar dahi yolunu bulup, devam edemez... Şaşırır... Sonra orada öyle korkulu haller tecelli eder ki...
Bir bakarsın; yüce bir heybet eli kalkmış; basında bekliyor... Tepene ha indi; ha inecek... Bu manzara karşısında; kavrayışın temelinden sarsılır...
Sonra bakarsın ki, başka bir alem başlamış... Perdelerin ötesinden sesler yükseliyor... Hem de heybetli sesler... Ona kulak mı dayanır ki?... Ve derin manasını sezende yürek mi kalır ki?... Tahayyül et:
- Gerçek manasıyla Allah'ı takdir edemediler..." (6/91)
Mealindeki yüce manaya hangi kulak dayanır? Bu yumuşatılmış mana ya doğrudan doğruya, seni muhatab alsaydı; ne yapardın o zaman?... O anda can vermez miydin?...
Bu mana denizi çok engindir... Orada azimet sefineleri yüzer... îçinde ise; Hak yolcuları... Onlar için, ne dalganın önemi vardır; ne de çeşitli deniz tehlikelerinin... Sakın o yolcuları taşıyan sefineleri küçük sanmayasın...
îşte onun tarifi:
- "O sefineler; dağlar gibi. dalgalar arasından süzülür gider... O, yolcuları çeker; götürür." (11/42)
Ve bu yüce manalar taşıyan cümle; aynı zamanda o yolcuların sefine yelidir... Yelkenlerini iter.
Düşün... Bir daha... bir daha düşün...
- "Onlar Allah'ı; Allah da onları sever..." (5/54)
Bu Ayet-i Kerimenin delalet ettiği derin manayı düşün... O mana engin bir denizdir... Ve bu denizin adı; aşk denizidir. Mahabbet, sevgi denizidir. Mahabbet ehli, bu denizde yelkenlisin! açar... Ötelere doğru yol almaya başlar... Yelkenli sefi-nelerinin; bir sağa, bir sola yatması, onları korkutmaz... Dalgalar onlan yoldan alamaz...
Dağlar gibi dalgalar gelir; onları altı-na almak ister... Fakat inayet-i Hak onları korur. Onlar da bunu bilir. Yine de yalvarmadan edemezler; herbiri:
- "Ya Rabbi, beni mübarek bir menzile indir. Çünkü menzil sahiplerinin hayırlısı sensin..." (21/101)
Diyerek yalvarmaya 'başlar... Bu menzil ne olabilir ki?... Lika ve
Hazret-i Hakka yakınlıktan başka..,. Ne
var ki, her yerde olduğu gibi burada da
istidadlar konuşur...
Yalvarırlar... Yakanrırlar... Ama:
- "O kimseler ki, haklannda tarafımızdan iyilik fermanı çıkmıştır..." (21/ 101)
Cümlesindeki manadan o başka elde bir şey yoktur... O yolda kaybolan canları kim arar ki?... Kesilen başları kim sorabilir ki... Yalnız, kurtulması mukadder olanlar kurtulur... Çünkü ezelî istidad öyle gelmiştir...
Deniz kabarsın; dalgalar, o aşk yolcularını içine alsın isterse... Hak ezelde kurtulmasını dilemişse; bir an içinde onları:
- "Cudî..." (11/44)
Dağına salimen indirir...
Artık onlara Rahmanın cezbelerin-den bir cezbe gelmiştir... Ellerinden tutmuş :
- "Doğruluk makamı..." (54/55) Tabir edilen yere çekmiştir...
Bu makam, ezelî istidada göre lütuf ve ihsanların yağdığı bir makamdır...
Makam bir değil, bir çoktur. Her makamı aşıp öbürüne geçmek için arada;
şahsa göre değişen bir veya birkaç durak olur... Aslında tek olarak bilinen ama aşılması oldukça zor bir durak var ki,
hepsinin mutlaka uğrayacağı bir duraktır... îşte o durak:
- "Ben, sizin Rabınız değil miyim?..." (7/172)
Mealindeki cümlede gizlidir... Bu durağı aşanın artık yolu, vuslat alemine doğru uzar... Buraya kadar gelebilen isti-dadlı olsa gerek... Bunu o yolcular da anlar; neşe ve şadlık içinde mest olurlar... Hayran olurlar...
Sonra onlara ilahî nimet sofraları serilir. O sofralardan bol bol nasib alırlar... Çünkü o nimetler:
- "O kimseleredir ki; onlar ihsan ettiler. .. Sonra bunlar için HÜSNA ve ZÎYADE'si vardır." (10/26)
Ayet-i Kerimesiyle tarif edilmektedir... Burada, HÜSNA'yı tümden nimetler; ZÎYADE'yi ise, lika-i ilahî olarak anlatabiliriz...
Hakka vasıl olmak isteyen herkes, bahsi geçen dalgalı ve engin denizleri aşmak zorundadır. Onları aşıp, Hakka varmak için, bu yolda insana tek şey lazımdır: AŞK... Bu olduktan sonra korkma... Her denizi, deryayı aşarsın... Ummanlar önünde bir hendek kadar uf alır... Dağlar ve ovalar sana bir adımlık yol olur...
Her yolcuyu bu yolda aşk yürütür... Aşk bu yolda Hak erlerine bir ateş... Bu ateş, onların herdem içim yakar kavurur... Yansın... Yanana su mu esirgenir; hastaya tabib mi gelmez ki?... Hele bir de; yanan Hak aşıkının kalbi, hasta olan da onun gönlü olursa... îşte böyle olanların içi yandıkça, aşk şarabı imdatlarına yetişir... Aşk şarabından başka onların ateşini ne söndürebilirdi ki, zaten...
Onlara aşk şarabı getiren kadehin adı; KÜRBÎYET'tir... VÎSAL camıdır... Yakınlık camı ve visal kadehi... Ne güzel ve ne ulvî şey...
O anda onları, huri misal sakiler dolanır. .. Allah aşkıyla içi yananın özüne birşeyler boşaltır... Yani AŞK ŞARABI... Onlar, verene hiç bakmaz; içer, içer hiç kanmazlar... Nasıl kansınlar, çünkü:
- "Onlara; Rabları. pak şarabı içirdi..." (76/21)
O ne ŞARAB'dır... îçilirken visal olursa... Ve sakisi ALLAH... onun şanı, çoktan da çok yücedir...
Artık onlar, ereceklerine ermişlerdir... Bulacaklarım da bulmuşlardır. Bilmem daha ne bulmaları istenir ki... Onu bulmayan niçin durur ki. Onu bulan da neden mahrum olur ki...
Son yolculuk durağı orasıdır. Oraya vasılolduktan sonra, sonsuz ve ebedî mülk ve devleti bulurlar...
ışte onların erdiği alemi anlatan Ayet-i Kerime:
- "Baksan... Sonra dönüp yine baksan... Ne görebilirsin ki?... Nimet ve büyük bir saltanattan başka..." (76/20)
Bu varı yitirmek ne güzeldir... Çünkü bu yolda yitirilen varlığın karşılığı Hakkın visalidir... Cenab-ı Hak cümlemize bu varlıktan soyunmayı ve vuslatı nasib eylesin... Amin!...


Oğlu Abdurrezzâk'a şöyle vasiyet eyledi:
Ey oğlum! Allahü tealâ bize ve sana ve bütün müslümanlara tevfîk, başarı ve muvaffakiyet ihsân eylesin! Sana Allah'tan korkmanı ve O'na tâat üzere olmanı, dînimizin emir ve yasaklarına riâyet etmeni ve hudûdunu gözetmeni vasiyet ederim.

Ey oğlum! Allah bize, sana ve müslümanlara tevfîk versin! Bizim bu yolumuz, Kitap ve Sünnet üzere bina edilmiştir. Kalbin selâmeti, el açıklığı, cömertlik, cefâ ve ezâya katlanmak ve din kardeşlerinin kusurlarını affetmek üzere kurulmuştur.ABDULKADİR GEYLANİ HAZRETLERİNİN TÜRBESİ

Ey oğlum! Sana vasiyet ederim! Derviş yâni Allah adamlarıyla berâber ol. Meşâyıha, tasavvuf büyüklerine hürmeti gözet! Din kardeşlerinle iyi geçin! Küçük ve büyüklere nasîhat üzere ol. Dinden başka şey için kimseye düşmanlık etme!


Ey oğlum! Allah bize ve sana tevfîk versin! Fakirliğin hakîkati, senin gibi olana muhtaç olmaman, zenginliğin hakîkati ise, senin gibi olandan bir şey istememendir. Tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile de ele geçmez. Dervişlerden, Allah'tan başkasına ihtiyaç duymayan birisini görürsen, ona ilim ile değil, rıfk, yumuşaklık, güler yüz ve tatlı söz ile muâmele eyle! Zîrâ ilim onu ürkütür, rıfk, yumuşaklık ise çeker ve yaklaştırır.

Ey oğlum! Zenginlerle sohbetin, görüşmen izzet ile, onlara değer vermeyerek, fakirlerle örüşmen ise, kendine değer vermiyerek olsun.

İhlâs üzere ol! İhlâs, insanların görmesini hâtıra getirmeyip, yaradanın dâimâ gördüğünü unutmamaktır. Sebeplerde Allah’a dil uzatma. Her hâlde Allah’dan gelene râzı ve sükûn üzere ol. Allah adamlarının huzûrunda şu üç sıfat üzere bulun: Alcak gönüllülük, iyi geçinmek ve kötülüklerden arınmış bir kalb. Hakîkî yaşamak, nefsini öldürmenle, nefsinin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine getirmemenle olur."

 


Sakın yaptığın işlerde ve bulduğun manevi halde kendi gücünü görmeyesin. Bu hal kişiyi azdırır ve YARATAN’ın rahmet nazarından uzak kılar. Sakın sözünü dinletme ve kabul ettirme hevesine de kapılmayasın. Önce temeli at sonra üzerine binayı çık. Kalbini derin kaz ki oradan hikmet pınarları fışkırsın, sonra ihlas ve iyi işlerle o binayı yükselt. Bu işlerden sonra halkı o köşke davet et.

***

Başkasında bulunan bir hatayı defetmek istersen nefsinle yapma, imanınla yap. Kötülükleri ancak İMAN yıkar. Bu durumda RABB’in sana işlerinde yardımcı olur. O kötülüğü yok etmek için arkadaş olur, O kötülüğü ezer ortadan kaldırır. Eğer bir kötülüğü nefsin için, halkın seni tanıması için ortadan kaldırmaya niyet edersen rezil olursun. Her işte HAKK’ın rızası aranmalıdır.

***

İSLAM gömleğin yırtık, İMAN elbisen pis, kalbin cahil, için kederle dolu. Gönlün İSLAMİYET’e açık değil. İç alemin harap, dışın mamur, bütün sayfaların günah karası. Sevdiğin ve arzuladığın yalnızca dünya.

Kabir kapısı açık ve ahiret sana doğru gelmekte. En kısa zamanda aklını başına topla, yalnız dünya azığı toplamaktan vazgeç de ahiret azığını toplamakta acele et...

Sabırlı kulların bu dünyada çektiği cefa, Yüce Allah’ın (C.C) gözünden kaçmaz. Siz bir an olsun O’nun uğruna sabır yolunu tutun, yıllarca ecrini alırsınız. Ömrü boyunca “Kahraman” lakâbıyla gezen, onu bir anlık cesareti sonunda kazanmıştır.

***

Ey evlad, önce nefsine öğüt ver, onu yola getir, sonra da başkalarını... Senin henüz ıslaha muhtaç hallerin var, bunu sen de biliyorsun. Bunu bildiğin halde başkalarının islâhı ile uğraşma yolunda nasıl başarılı olabilirsin? Gözlerin bir adım öteyi görmüyorken körleri neyle yola getirme sevdasındasın?

***

Size gereken, Yüce Yaratanı sevmek ve O’ndan başka kimseden korkmamaktır. Ve bütün işleri onun rızasını gözeterek yapmak... Bunlar “Kalp” le olur, dil gürültüsüne getirip söze boğmakla olmaz. Sonra mihenk taşına vurulunca utanırsın. Kuru davaya kimse inanmaz. Halk arasında söylediğin sözleri yalnız kaldığında söylüyormusun?... Aynı duyguları tek başına kaldığın zaman da duyman mümkün oluyor mu?... İşte bunları yapabiliyorsan mesele yok... Kapı önünde “TEVHİD”, içeriye girince “ŞİRK”, yakışır mı? Bu, nifak, ikiyüzlülük alametidir, içi bozuk olmanın ta kendisidir. Acırım sana, sözün kötülükten sakınma hakkında, kalbin ise fitne çıkarmaya istekli. Şükrü dilinden bırakmıyorsun, ama kalbin daima itiraz halinde.

***

Geliniz aşırı, uygun olmayan arzularımızı bir yana atıp YARATANIMIZA koşalım. Bu yolda biraz perişanlık çekelim. Ne olur sanki biraz zahmet çeksek? O’na vardıktan sonra bütün çekilen sıkıntılar unutulur. İçimize ve dışımıza hükmeden nefsimizi HAK yoluna çevirelim, Rabbimizin Elçisine, Sevgilisine başvuralım, O’nun eteğini bırakmayalım.

***

Bütün amacın yemek, içmek ve arzularının tatmini olmasın. Bunların hepsi amaç değil, Yüce ALLAH’a (C.C.) ulaşmak için birer araçtır. Bütün hedefin sana en çok gerekli olana ulaşmak olmalı. Sana en gerekli olan ise YARATAN’ındır. O’nu ara. Her şeyin bir bedeli olur. Dünyaya AHİRET, yaratılmışlara ise bedel YARATAN’dır. Dünyayı kalbinden atarsan yerini HAK alır.

Yaşadığın günü ömrünün son günü bil, işlerini ona göre ayarla. Bu duygu sana yeter.

***

“ALLAH’tan (C.C) başka ilah yoktur,” dediğinde bir “DAVA” peşine düştün demektir. Her davada şahit isterler, şahidi olmayan davasını kaybeder. Ayrıca bu uğurda gelecek her türlü sıkıntıya göğüs gerip, sabır göstermek de birer şahid sayılır. Bunları yaparken İHLAS’lı olmak gerekir.

***

Hiçbir söz amelsiz ve ihlassız kabul edilmez. Kainatın Efendisinin (S.A.V) yolu İHLAS’tan ibarettir.

***

Dünyalık toplarken dikkatli ol. Gece odun toplayan gibi olma. Elini uzattığında neyi alacağını önceden kestirmelisin.

Gece odun toplayan eline geçeceğini bilemez, seni de ona benzetiyorum. Ayık ol, sonra felaket büyük olur.

***

HAK’la çekişme, nefsin için O’nu kötüleme, malın azaldı diye O’nu itham etme, insanlar sana yüz vermiyor diye O’nu suçlama. Suçu kendinde ara. Her işin kendi keyfine uygun olmasını istiyorsun, en büyük hüküm senin mi yoksa O’nun mu? Sen mi fazla biliyorsun yoksa O’ mu? Merhametin O’nunkinden fazla mı?

Sen ve bütün yaratıklar O’nun kuludur. Her şeyde yalnız O’nun hükmü geçer bunu sakın unutma.

***

YARATAN’ın rızasına erme yolunda yapmacık hareketler fayda getirmez, bu yolda yersiz arzu ve boş temenni ile yürünmez. Hele içi başka dışı başka birinin eline hiçbir şey geçmez. Bir de yalancılık ortaya çıkarsa felaket o zaman başlar. Eğer bu hallerin azı sende varsa hemen tevbe et ve tevbeni bozma. Tevbe etmekten ziyade, tevbeyi bozmamak esas hünerdir.

***

Böbürlenmeyi bırakın, Yüce ALLAH’a (C.C) karşı büyüklük satmakta neymiş? Kullara da kibirli davranmayın, haddinizi bilin. Varlığınıza tevazuyu yerleştirin. Önceden ne olduğunuzu düşünün; bir damla su.

Sonrası ne olacak malum...Bir hendeğe yuvarlanacak bir ağırlık. Hali böyle olana büyüklük taslamak yaraşır mı?

Hırsa kapılmayın, kötü arzular sizi esir etmesin. Dünyalık adamların kapısını aşındırmayın. Ezilip büzülerek onlardan dünyalık dilenmek size yakışmaz, sabırla doğru yoldan nasibini arasan daha iyi olmaz mı? Ya bir de yaptığın dilenciliğin sonu boşa çıkarsa... Sevgili Peygamberimizin (S.A.V) “En büyük belâ, nasibte olmayanı aramaktır,” buyruğunu hiç duymadın mı? Nasibte olmayanı kullar hiçbir zaman veremez. Dünya oğullarının buna hiçbir zaman gücü yetmez.

***

Ey ilim iddiasında bulunan, hani ağlaman? Yüce ALLAH’ın (C.C) korkusundan gözlerin yaşarıyor mu? O’ndan korkman ve günahları itirafın nerede? Nefsinle cenk etmek ve onu terbiye etmek yok mu? O’nu HAK tarafına çağırman nerede?

Bunların hiçbiri sende yok. Bütün derdin kasa, masa, yemek ve eğlenmek. Aklını başına al. Dünyadaki nimetlerden sana gelecek bir kısmetin varsa gelir, üzülme içini ferah tut. Bekleme yükünden kurtulursun, hırsın ağırlığı seni yormaz. Eğer bu şekilde davranmazsan, bütün bu uğraşmalarından sana ne kalacak dersin? Sadece bir yorgunluk ve ağır bir hesap...

***

Doğruluk olmadan bilginin sana ne yararı dokunur? Doğruluğun olmadığı için bilgi sana bela olur. Öğrendin, namaz kıldın, oruç tuttun sebebi sana mal versinler, iyiliğini görsünler, seni öğsünler oldu. Sana yakışır mı bu düşünceler?

Farzet ki halkın sana ilgisi arttı, bunun ölüm anındaki sıkıntıya faydası olur mu acaba? Seni sevenlerle aranda uçurumlar olacak o anda. Topladığın malları başkaları paylaşacak, hesabı ve cezası da sana kalacak.

***

Yazık sana! Cehennemlik işleri yaparken cenneti umuyorsun. Geçici şeylerle avunuyor onları seviyor ve senin sanıyorsun. Ama yakında elinden alacaklar.

Yaratan hayatı sana emanet olarak verdi, O’nun rızası yolunda yaşamanı emretti. Sen ise kendi isteğin, heveslerinin peşinde hayatını tükettin. Sana verilen zenginlik, makam, sıhhat birer emanettir. Bütün bunları YARATICININ rızasına uygun yolda kullan.

***

Ey evlad, ana rahminde seni kim besledi. O halde iken ne kadar acizdin, bu hale seni getiren kim? Sen ise kendi varlığına ve halka dayanmaktasın, parana, mevkine, bilgine güveniyorsun. Güvendiklerin bugün var yarın yok olabilirler. Yüce ALLAH’tan (C.C) başka her kime güveniyor veya kimden korkuyorsan o senin ilahındır. Yakında bütün güvendiklerin yok olur kullarla aran açılır, sana karşı kalpleri katılaşır, kapıları yüzüne vururlar seni kapı kapı dolaştırırlar. Çağırsan yardımına koşan olmaz.

Bütün bunlara sebeb Hak’tan başkasına güvenmiş olman, O’nun nimetlerini başkalarından bilmiş olmandır.

***

Yüce ALLAH’ın (C.C) dininde olmayan şeyleri yapmaya çalışma. Elinde iki şahit olsun; biri KUTSAL KİTABIMIZ, diğeri SÜNNET-İ RESULALLAH. Bunlar seni RABBİNE ulaştırır. Ama sen bu şahitleri bırakıp nefsinin peşinden gitmeye devam ediyorsun. Elinde iki şahidin var; biri zayıf aklın, diğeri de şahsi arzun. Şüphesiz bunlar seni ateşe iter. Firavun gibilerin arasına katar.

***

Ey içi bozuk, yakında öleceksin, öldükten sonra yaptıklarına çok pişman olacaksın ama çok geç...Dilin güzel söze alıştığı için konuştu ve aldandı, ama kalbin hiçbir şeyden anlamaz bir halde. Bu durum seni kurtarmaz. Güzel konuşmayı kalb yapmalı, yalnızca dilin iyi söz söylemesi faydasızdır.

***

Ey ALLAH (C.C) yolcularını bulamayan; varlığını ve yaratılmışları HAK varlığına perde eden kişi; ağla, başkasına bir ağlarsan kendine bin defa ağla

Şeytan yarıncıdır

10/3/2008 · Kategori: SOHBETLER


NE ZAMAN HAYRA YARAR birşeyler yapmaya girişsek, önümüzde ‘küçük’ bir engel beliriverir.

Hayırlı bir işe başlamaya mı niyetlendik, o engel yüzünden, teşebbüsümüz daha başlamadan akim kalır. Zira, içimizde bir ‘yarın’cı saklıdır. Rabbimizin rızasına uygun bir işe niyetlenir niyetlenmez, bu ‘yarın’cı, bizi erteleme kuyularında boğdurur.

Herkes, kendi ömründe ve de gündelik hayatında, bu ‘yarın’cının bir dizi icraatını sanırım bir çırpıda sayabilir. Kaç hayırlı fiil ‘yarın’a ertelendiği için yaşanmamış; kaç hak söz ‘yarın’a saklandığı için hiçbir zaman söylenmemiştir, kimbilir?

Nefsin hoşuna giden işlerde ‘hemen şimdi’ci olan şeytan, hakikat ve hayr karşısında, hep ‘yarın’cı olmuştur. "Sonra yaparsın." "Yarın başlasan da olur." "Bir gün muhakkak." "İlerde ben de düşünüyorum."

Hayatımıza şöyle bir baksak, bu ‘az sonra’ların, ‘yarın’ların, ‘ileride’lerin faturasının hayli kabarık olduğunu görmemiz zor olmayacaktır.

Şeytanın, ‘az sonra’ kalkıp kılmak üzere bizi edadan alıkoyduğu sabah namazlarının sayısı acaba yüzlerle mi, binlerle mi ifade edilebilir?

‘Az sonra’ kılayım derken alelacele ‘son dakika’ya sığıştırılan sair namazların sayısı acaba kaç bini bulur?


Namazla ilgili ertelemeler, şeytanın hayır ve hak karşısındaki ‘yarın’cılığının bir örneği yalnızca... Kulluğun şanına yakışan sair görev, fiil ve haller de hesaba katılınca, şeytanın ‘yarın’a erteleyerek bizi hepten alıkoyduğu hayır ve hak sayısı, herhalde milyonları bulacaktır.

Bu ertelemenin sonuçlarını yalnız kendi dünyamızda da görmüyoruz. Ubudiyet görevlerini ‘yarın’ yapacak olan; ama o ‘yarın’ gelmeden bu dünyadan göçen ne çok insan var!


Çokları, üç gün sonra yaşıyor olacağının garantisi olmadığı halde, ubudiyet borcunu ‘ihtiyarlık günleri’ne erteliyor sözgelimi. Birçok insan, ‘ileride örtünmek’ düşüncesiyle birlikte, bugün tesettürsüz geziyor. Daha en başta ubudiyet çizgisinde karar kılanlara ise, "Daha yaşın genç. İleride yaparsın" deniliyor.
Oysa ölümün yaşı yoktur. Hayat apartmanının ne zaman yıkılacağına dair bir tarih kaydı, kimsenin elinde yoktur. Bir dakika sonra ölmek, yüz yıl yaşamak kadar, hatta ondan da fazla mümkündür.


Ne var ki, şeytanın ‘yarın’ı bitmez. Ne zaman ‘asıl vazife’ aklımıza düşer, ne zaman kalbimiz iman ve ubudiyet arzusuyla hüşyar olur, şeytan hiç bitmeyen ‘yarın’lar sunar önümüze.


Gariptir, ubudiyet yoluna girecek olduğumuzda bin türlü ‘yarın’lar sunan şeytanın, ubudiyete sığmayan fiillerde tek bir ertelemesi bile yoktur. Bizi gaflete atan, duygularımızı dünyanın fani yüzünde boğan onca şeyi asla ‘yarın’a ertelemez şeytan. Bir kez olsun, "Bugün Kur’ân’ını oku, televizyonu yarın seyredersin" demez. Bir kez olsun, "Bugünün şükrünü yap da, ‘Piyasa durgun’ şikayetini yarına sakla" dediği yoktur. Bir kez olsun, "Şimdi namazını kıl da, haberleri yarın öğrenirsin" dememiştir.


Çünkü, elimizde olan yegâne zamanın şimdiki zaman olduğunu şeytan da bilir. Bildiği için, ubudiyet görevlerini gelmemiş bir ‘yarın’a erteleterek kandırır bizi. Böylece esasen Allah’a ibadet için verilmiş hâzır zamanı kendisi için kullanıma hazır hale getirir. Sonra da o hâzır zamanda gaflet, sefahet veya dalâlet derelerine sürükler bizi.

Resul-i Ekrem (a.s.m.) "Erteleyiciler helâk oldu" buyururken, bizi işte bu şeytanî tuzağa karşı uyarıyor.


Kur'an insanın kalbinde Allah'tan başka bir şey bulunmaması gerektiğini belirtir.

O halde Kur'an insanı , Allah dışındaki şeylere karşı zahit (önemsemeyen,küçük gören ) olacaktır.

Ama bu onları büsbütün kaldırıp atmak manasına gelmez.



Bir gemicinin, suyu geminin içine doldurmaması onu lüzumsuz ilan etmesini gerektirmez. Geminin yüzmesi için lüzumlu olan su,geminin içine doldurulduğu anda batırabilir.Hüner bu denge noktasını iyi yakalamaktadır.



Gemi Kalptir,Allah'ın dışındaki herşey ise SU'dur.

Başarı suyu kabul etmekle birlikte,onu geminin dışında tutmaya bağlıdır.


Müslümanların uzak durması gereken DÜNYA ; '' adi ve sefil arzular bütünü '' demektir.


Hz.Ali Dünya'yı tanımlarken ; '' Dünya , seni Allah'tan alıkoyan şeydir '' diyor.

Mevlana ise Dünya'yı şöyle tanımlıyor ; '' Dünya, HAK'tan gafil olmaktır ; kumaş,kadın,çocuk vb. değildir ''


400 Soruda İslam - Ruhsal ve Fikirsel Hayat


ÜÇÜNCÜ SOHBET

 

            Geçmiş zamanda fakir, dünya malı olarak bir şeye malik olmayan bir papaz vardı. (Bu şeyhler ne yapıyorlar? Halkı kandırıp zengin oluyorlar. Ben de kimsenin tanımayacağı uzak bir memlekete gideyim. Kendimi şeyh olarak tanıtayım. Böylece zengin olurum) diye düşünüyor. Hemen tasavvuf kitaplarını temin ediyor. Tarikat adablarını okuyor. Nasıl hatme yapılır, nasıl teveccüh yapılır, hepsini öğreniyor. Adab ve talimatları ezberliyor. Ve kalkıp kendinin tanınmayacağı bir memlekete gidip kendini şeyh olarak tanıtarak tarikat vermeye başlıyor. Hatme, teveccuh, tâlim ve adab derken etrafına çok kalabalık birikiyor.

 

            Kendisine muhabbet ve bağlılığı çok fazla olan bir dükkan sahibi tüccar varmış. Papaz da onun sık sık ziyaretine gidermiş. Bu tüccar verilen vazifeleri yapıyor, samimi olarak çalışıyor ve nihayet keşfi açılıyor. Bir gün virdini çekmiş, rabıtadayken, hele bir bakayım şeyhimin Allah yanında mertebesi ne kadar yücedir, diye Levhi Mahfuza nazar ediyor bir de ne görsün? Bunca zaman hizmet ettiği şeyhi orada Müslüman değil, keşiş olarak yazılır. Derhal şeyhine karşı kalbi soğuyor. Muhabbeti kesiliyor. Hergün kendisine uğrayan hürmet ve saygı gösteren şeyhi o günden sonraki ziyaretlerinde bakar ki tüccar hiç hürmet göstermiyor, adabı falan terk etmiş. Dayanamaz : “Banı karşı soğuk davranıyorsun, muhabbetin kalmamış, bunun sebebi nedir?” diye ısrar eder. Tüccar evvelâ söylemek istemez, fakat ısrar karşısında hakikati söyler : “Benim dinimde kâfire hürmet yoktur. Allah’ın inayetiyle keşfim, kerametim açıldı, Levhi Mahfuza şeyhimin makamına bakayım, dedim. Baktım, seni orada papaz olarak gördüm. Kâfire hürmet caiz olmadığı için sana hizmet etmiyorum.” Papaz donup kalıyor.

 

            “Burada benim papaz olduğumu bilen hiç kimse yok. Bunu bildiğine göre senin keşfin haktır. Müslümanlık da hak dindir” diyerek Kelime-i Şehadet getirip Müslüman oluyor. “Ben zannediyordum ki şeyhler bu dünya malı için şeyhlik yapıyorlar, milleti kandırıyorlar. Onun için ben de şeyhlik yaparım, diye düşündüm. Tarikat adabını öğrenip kendime şeyhlik tasarlamakla bu işin olacağını zannediyordum. Halbuki bu işte hakikat vardır ve İslâmiyet hak dindir. Tarikat-ı Nakşîbendiye de hak ve müstakim bir yoldur” deyip İslmiyeti kabul ediyor.

 

            Nakşîbendi Tarikatı hakiki bir tarikattır. Bundan istifade edip gayeye ulaşmak da ancak tarikata uymayan şeylerden kaçınmak, tarikatın yolundan gitmek ve Allah’a ulaşmayı hedef edinmekle mümkündür. Bu da ancak manevi kuvvetle, sâdâtın himmeti, ve nazarlarıyla olur. Amelinin kuvvetiyle hedefe kimse ulaşamaz. Daha henüz tarikata girmeden bile insanda değişmeler olmaya başlar. Allah muhabbeti hasıl olur. Rabbü’l-Âlemin Hazretleri’nin sevgisi kalplere dolmaya başlar. Kalpler dünyadan koparak, Allah’a, Allah yoluna yönelir. Fakat ne zaman ki tarikata girilirse bu haller o zaman daha da pekişir, kuvvetlenir. Bütün bu değişmeler sohbet kuvvetiyle, zahiri kuvvetle değil, ancak ve ancak manevi kuvvetle, sâdâtın himmeti ve Nakşîbendi Tarikatı’nın bereketiyle meydana gelir.

 

            İnsan hakiki olarak tarikata girdikten, hakiki olarak tövbe edip pişman olduktan sonra, derhal dünya muhabbetinin kesildiğini, eski tamah, buğz ve düşmanlık hallerinin kalmadığını, eski fiil ve hareketlerinin terk edildiğini görür, anlar. Bütün arkadaşlarının değiştiğini fark eder. Tövbe edip tarikata giren o kimsenin huyu değişir; halim olur, sabır ehli olur, kendisinden hakiki muhabbet zuhuru gelir. Allah’a kulluk, tâât tatlı olmaya başlar. İşte bütün bu değişmeler ancak manevi kuvvetle olabilir, zahiri kuvvetle değil. Çok güzel vaaz ve nasihat edip sohbette bulunan çok kimseler vardır ki, topluluklara hitap ederler. Herkes onları dinler. Fakat hiçbir te’sir icra edemezler. Cemaat dağıldıktan sonra sanki hiç o vaaz ve nasihatı dinlememişler gibi cemaatle değişme olmaz. Eğer zahiri kuvvetle irşad işi olsaydı, cemaatin çok değişmesi icap ederdi. İşte bunlar gösteriyor ki, Nakşîbendi’lerdeki değişmeler, düzelmeler bir manevi tasarrufun neticesidir. Zahiri tasarrufla değildir.

 

            Gavs (K.S.A) buyurdu. Gavs-i Hizanî’den bahs ederek, “Onun sohbetleri yok denecek kadar azdı, çok ender sohbet ederdi. Fakat manevi tasarrufun çokluğundan cemaatinin hemen hepsi Allah aşkı, cezbe ve muhabbet içinde bulunurlardı. Zahiri tasarrufla olsaydı bunların olmaması icap ederdi. Demek ki manevi tasarrufla olmaktadır.

 

            İnsanın Allah’a, bu Nakşîbendi Tarikatı’nı nasip ettiği için, insanı vasıta kıldığı için çok hamd ve şükür etmesi lâzım gelir. İnsan gerçekleri ancak bu Tarikata girdikten sonra görebiliyor. Nakşîbendi Tarikatı’nda olanlar, özellikle tarikatta olmayanlara baktığı zaman, onların bu helâldir, şu helâl değil, diye tefrik etmeden önlerine ne gelirse, hoşlarına ne giderse, almakta ve yapmakta olduklarını görüp şeriat ve tarikattan, onların emirlerinden haberlerinin hiç olmadığını müşahede ediyor. Fakat insan tarikata girdikten sonra bunlardan uzaklaştığını görüp hissettiği için Allah’a çok şükür ve hamd etmesi lâzımdır. Çünkü Cenab-ı Hak bu tarikatı âliyi kendisine nasip edip kurtuluşuna sebep kılmıştır.

 

            İnsanın tarikatın kıymetini bilip verilen vazifelere devam etmesi, atalet göstermemesi lâzımdır ki Allah-u Teâla vermiş olduğu nimetleri geri almasın. Rabbü’l-Âlemin verdiği nimetin kıymetini bilmeyenlerin elinden alır. Nasıl ki Allah-u Teâla bir yerden insana rızkını verdi mi, ona riayet edip o işe sarılması lâzımdır ki işini kaybetmesin, Rabbü’l-Âlemin onun rızkını kesmesin. İşte Allah yolu da aynen böyledir. İnsan bir yerden bir menfaat görürse ona devam etmesi lâzımdır ki Allah-u Teâla elinden almasın. Buna göre kişi Müslümanlığını ziyadeleştirmesi, günahlardan kendini daha çok muhafaza etmesi, Allah emrine karşı gelmekten kendini daha koruması, Allah’ın vermiş olduğu nimetleri unutmaması, amellerinde gevşeklik yapmayıp bilâkis onu günden güne ziyadeleştirmesi icap eder.

 

            Muhabbetin artması için ne lâzımsa onu yapmak, tembellik etmemek gerekir. İnsanın Müslüman kardeşlerini kaybetmemesi ve Allah bahsi, sâdâtın sohbeti yapıldığı yerlerde dolaşması lâzımdır.

 

            Bir gün Gavs (K.S.A) sohbetinde buyurdu : “Bir yerde bir cemaat oldu mu hemen melâike oraya gelir, bakarlar. Şayet Allah bahsi yapılıyorsa onlar dualarda bulunurlar. Yok eğer Allah bahsi yapılmıyorsa o cemaatten nefret ederek, (Eğer siz Allah’a kul olsaydınız, O’nun bahsini yapardınız. Eğer siz Allah aşığı olsaydınız maşukunuzu anardınız) der ve oradan uzaklaşırlar.”

 

            Bu gerçeklerin ışığında artık insanın Allah (C.C) bahsi yapılan yerlere gitmesi, Allah’ın anılmadığı yerlerden de uzaklaşması lâzımdır ki meleklerin nefreti üzerlerinde olmasın. İnsanın, Allah’ın rahmetinden ve meleklerin duasından istifade etmesi için Allah’ın anıldığı yerleri dolaşması, onlara devam etmesi lâzımdır.

 

            Bir seferinde Gavs (K.S.A) sohbetlerinde buyurdular ki : Hazret sohbet aşığıydı. Her zaman sohbet ederdi. Sohbet edecek kimseyi bulamayınca beş – altı yaşlarındaki çocukları toplar, dizlerinin üzerine oturtarak onlara Allah’ın sâdâtın sohbetini yapardı. Hanımı kendisinden bir seferinde sormuş. “Kurban demiş, insan senin için taaccüp ediyor. Üç yaşındaki altı yaşındaki çocuk bu sohbetlerden ne anlıyor ki onları etrafına topluyorsun.” Hazret, cevaben : “Ben de biliyorum bir şey anlamazlar ama benim gayem sohbet edip nâzil olan Allah’ın rahmetinden, bereketinden ve sâdâtın himmetinden istifade etmektir. Zaten, sohbetteki gaye sohbet sırasındaki Allah ve sâdât anıldığı zaman nâzil olan İlâhi rahmetten, İlâhi bereketten, sâdâtın himmet ve nazarlarından istifade etmektir. Menfaat sohbetin kendisinde değildir” dedi.

 

            Bu Nakşîbendi yolunda olanların tamamı Maksud-i Bizzat içindir. Peygamber (A.S.V) şeriatı içindir. Nakşîbendi Tarikatı’nda ve diğer tarikatlarda tek gaye, Allah ve Resûl’ünün sözünden çıkmamak, Peygamber’in (S.A.V) şeriatine tam ittiba ederek Allah’ın rızasını kazanmaktır. Şu husus bilinmelidir ki, maksud tarikat değil, maksud Allah’ın  Zatı, Allah’ın dostluğudur. Bütün düşünce Allah ve Resûl’ünün emirlerine uyarak maksudunu Allah’ın Zatı yapmaktır. Bu da ancak Allah’ın emirlerine uymakla olur. Allah’ın emirlerinden asla çıkmamaya gayret edilmelidir. Çünkü tek gaye, maksud odur.

 

            Bunların elde etmenin tek yolu kendini çok muhafaza ederek Allah’ın emrine muhalefette bulunmamak, kendinden günah sudur etmemesine dikkat etmektir. İnsanın Allah yolundan, hakikat yolundan çıkmaması lâzımdır. İşte bunlara titizlikle riayet edilirse Allah rızası o zaman meydana gelir. Rabbü’l-Âlemin o zaman insandan razı olur. Allah rızası elde edilince insanın bütün işleri hallolmuş olur.

 

            Bütün gayeler, tarikat ve diğer çalışmalardaki bütün gayeler yalnız ve yalnız Allah rızası içindir. Maksudi Bizzat içindir. Maksud Allah’ın (C.C) Zatı ve talep onun rızasıdır.

 

            Allah rızası, ancak emirlerine tam itaat etmekle, muhalefet etmemekle, nasıl emretmişse harfiyen tatbik etmekle kazanılır. Ve o kazanıldıktan sonra insanda hiçbir noksanlık kalmaz. Nasıl kalır ki Allah (C.C) ona dost, o da Allah’a (C.C) dost olmuş olur.

 

            Şu bilinmelidir ki Allah-u Teâlâ’nın insanın ibadetine, tââtına asla ihtiyacı yoktur Hâşâ) Rabbü’l-Âlemin onlarla ne büyük, ne de küçük olur. Yapılan bütün amellerde tek maksud Allah’ın rızasıdır. Allah’ın rızası da emirlerine mutlak bir itaat ve sözlerinden dışarıya çıkmamakla olur. Namazdaki, tââtteki ibadetteki, maksud, gaye, menfaat Allah rızasını kazanmak içindir. Bunlar Allah rızası ve Allah dostluğu içindir.

 

            Allah’ın emirlerine muhalefetten azamir derecede kaçınılmalıdır. Unutulmamalı ki Allah’ın namaz, oruç ve diğer ibadetlere hiç ihtiyacı yoktur. Sadece emirlerine itaat için yapılmalıdır. Yasaklarından da, menetmiş olduğu için kaçınılmalıdır. Böylece emretmiş olduklarını yapıp yasaklarından kaçınılmakla Rıza-i İlâhi kazanılmış olur. Bütün gaye bunda, rızada toplanıyor. Çünkü maksud Allah’ın Zatı ve O’nun insandan razı olmasıdır.

 

            Meselâ, insanın birkaç tane oğlu olsa, bunlardan emrine itaat edenini, sözünden çıkmayanını muhakkak ki daha çok sever. Ondan daha çok memnun olur. Diğerleri de evlâtları, ciğerleri oldukları halde emirlerine muhalefet ettikleri için babaları onları sevmez. Onlardan memnun olmaz. Emrine uyan oğluna daha fazla muhabette bulunur,ondan daha hoşnut olur, ne kadar iyi şeyler varsa o emrinde olan oğlu için düşünür. Emrinde olmayan evlâtları için ciğerleri olduğu halde, iyi şeyler düşünmez. İcabında onları malından bile mahrum eder. İşte Allah yolunda da durum böyledir. İnsan Allah rızası için çalışıp onu gözetmeli, bütün gaye Allah rızasını tahsil olmalıdır. Eğer Allah insandan razı olursa insana dünyayı da, âhireti de nasip eder. Ne kadar iyi şeyler varsa, cennet dahil hepsini ona ihsan eder. Maksud dünya menfaati değil, âhirettir, Allah sevgisidir. Allah (C.C) insanı severse karşılığını daha ziyade âhirette verir. Dünya malı vermiş veya vermemiş hiç mühim değildir. Allah rızasının karşılığı âhiret mükafatıdır. Eğer Allah rızasını tahsil etmek nasip olursa, Rabbü’l-Âlemin onu ebedül ebed maksuduna erdirir, ebedi saadet ihsan eder. Ve nihayet ebedi olarak Cemalullaha kavuşturur.

 

            Hakiki dostluk ve hakiki düşmanlık âhirette meydana çıkar, dünyada pek az bilinir. Esas iyilik ve kötülük âhirette meydana çıkar, bu dünyada iyilik kötülük pek belli olmaz. Onun için insanın muhabbeti dünyaya, dünya nimetlerine olmamalıdır. Eğer sevgisi Allah’a değilse ve kendisi de doğru yolda bulunmuyorsa, dünya muhabbeti onu kurtaramaz. Dünya kötülüklerine karşı insanın tedbir alması lâzımdır. Gerçi takdir Allah’ındır ama insanın da tedbiri elden bırakmaması icap eder. Allah’ın takdiri değişmeyeceği halde insan dünya hayatı için, rızkı için her türlü tedbiri alıyor, âhiret için de elinden gelen tedbiri alması, Allah rızasını kazanmak için ameli salihe devam etmesi lâzımdır.

 

            Eğer insana bazı şeyler keşif ve rüya yoluyla beyan olunursa ve kendisi de buna göre hareket ederse indallahta mes’ul değildir.

 

            Peygamber (S.A.V) buyuruyor: (Günahlardan tövbe eden günah işlememiş gibidir)         

            Allah’ın tövbe dergâhı her daim açıktır. Sâdâtın himmetleri de çoktur. Şimdi de Gavs’ın himmeti çoktur.  

 

 

http://www.menzil.net  webmaster@menzil.net


ONYEDİNCİ SOHBET

Tatlı şeylerin cazibesi arıları nasıl çekerse, arılar bir sevk-i tabiiyle ellerinde olmadan tatlı şeyin arkasına nasıl uçuşurlarsa, Nakşîbendi nisbeti de aynen onun gibi. İnsanın elinde, dilinde ve ilminde olmayan Allah tarafından verilen bir nimettir. Verilen nimet belki şeyhinde bulunmaz.

Nisbet kalblere tasarruf eden Rabbü’l-Âlemin tarafından verilir. Taraf-ı İlahî’dendir. O, kime murad ederse, sâdâtı kiram da mecburen ona verirler, kendi istek ve ihtiyarları ile değil. Eğer kendi istek ve ihtiyarları ile olsaydı, Gavs kendi çocuklarına verirdi. Halbuki Seyda-i Tâği’ye verdi. Seyda-i Tâği de kendi oğullarına vermedi. Eğer kendi elinde olsaydı oğluna verirdi.

Mevlânâ Hâlid (K.S.A) in dörtyüz halifesi vardı. İçlerinde üç halifesini, itiraz ettikleri için merdud etmişti. Malûm, akşam namazından sonra eller aşağıya indirilir,
“Allahümme ecirnâ minennâr veedhilnel cenneh…”
denir. (Veedhilnel cenneh…) denirken eller yukarıya doğru kaldırılmaz. Bu üç hulefa (Veedhilnel cenneh…) derken ellerini kaldırırlarmış. Şeyh Mevlânâ Hâlid bunun bid’at olduğunu ikazını yapınca onlar, her ne kadar bid’at iseler de bid’at-i hasenedir, diyerek devam ederler. Bunun üzerine Mevlânâ Hâlid onları merdud eder. Onlar da kalkıp Mevlânâ Hâlid’in Şeyhi, Şeyh Abdullah-ı Devlevi’ye afları için iltica ederler.

Şeyh Abdullah Dehlevi onlara : “Vallahi, benim yanımda bir şey kalmadı. Bütün nisbeti Hâlid aldı götürdü” der, “siz buraya boşuna gelmişsiniz. Peygamber (A.S.V) ümmetine hizmet nisbetle olur. Bendeki nisbeti de hep Hâlid götürdü, bende bir şey bırakmadı” cevabını verir.

Nisbetin gelişi su terazisine benzer. Hangi taraf yüksek ise o tarafa kayar. Sâdâtın nisbeti de böyledir. Rabbü’l-Âlemin kalblere bakar. O herkesi tanır. Münasip gördüklerine verir, ilmi, fesahatı olana değil.

Gavs-i Hizani’nin (Sibgatullah Ervasi) ilmi pek yoktu. Ancak Şermuniye isimli kitaba kadar okumuştu. Ama şeyh Hâlid-i Öğleki gibi bir âlim onun yanında hizmet ediyordu. Gavs ata binerken Şeyh Hâlid-i Öğleki sırtına basması için gelir, önünde eğilirdi. Demek ki işi ilimle değil. İlimle olsaydı Şeyh Hâlid-i Öğleki’de olması icap ederdi. Çünkü çok âlimdi. Gavs’a ders verecek kadar âlimdi. Gavs bile ona Seyda diye hitap ederdi. İlmini sorduklarında “kendime nefis yapmayayım ama dünya üzerinde ilim kalmasa ben kendi ilmimle yeniden kurabilirim” derdi.

Eğer nisbet ilimle olsaydı bütün nisbetin onda toplanması, kimseye bir şey kalmaması icap ederdi.

Sâdâtın nisbeti Allah tarafından verilmiş, bir rahmet, bir hidayettir. Bu Ümmet-i Peygamber (A.S.V) içindir.

Gavs-i Hizâni çok nadir sohbet ettiği halde, manevi tasarrufundan dolayı etrafında daima şaşılacak kadar, büyük bir kalabalık bulunurdu, cezbe ve muhabbet ise asla eksilmezdi.

Bir gün sohbet etmek için Gavstan müsaade alan oğlu bir saat kadar sohbet edip vaaz ve nasihat verdiği halde hiç kimsede cezbe ve hareket eseri görülmez, ses çıkmaz. Sohbet bitip de Gavs haydi namaz için kamet getirin deyince cemaattan bir feryad ve figan kopar. Cemaat birbirine karışır.

Oğlu : “Ben işi sohbette zannediyordum. Manevi tasarrufta olduğunu bilmiyordum. Sâdâtın himmeti manevi tasarruflaymış. Ben zahiri zannederek sohbet etmekle bir tesir icra edebileceğimi düşünmüştüm. Halbuki hiç de öyle değil. Ben nerde, Gavs nerede?” der.

Şeyh Abdurrahman Tâği (K.S.A) vefat edeceği zaman Hazret çok üzülür, çok ağlar. Hazrete niye ağladığını sorunca, şu cevabı alır : “Efendim, insanın babası büyük bir tüccar olur da onun mirasından istifade edemezse ondan daha acı şey olur mu?” Seyda : “Doğru söylüyorsun ama ben seni başkalarının oğlundan ayırt etmedim. Başkasının oğlu yanımda nasıl idiyse sen de aynı durumdaydın. Aranızda fark gözetip sana özel muamele yapmadım. Diğerlerinden ayırmadım seni. Fakat Şeyh Fethullah seni başkalarından ayıracak” diye cevap verir. Bir işaret gösterir.

Seyda, oğluna halifelik vermek istemez miydi? Tabii isterdi. Ama onun elinde değildi ki. Ancak Şeyh Fethullah’ı işaret edip, o sana özel muamele yapacak, dedi.

İnsanın nefsi olduğu müddetçe bir şey öğrenemez. Suya atılan taş, ağır olduğundan hemen suyun dibine batar, fakat hafif bir şey suya atıldığı zaman çökmeden suyun üstünde kalır. Suyun akıntısına uyarak mesafe kat eder, menzil alır. Ama taş öyle değil. Su ne kadar derin olsa da suyun dibini bulur, batar. Hafif olan şey ise üstte kalır.

İnsan da böyledir. Nefsi olduğu müddetçe yerde sürünür, yükselmez. Hep yerle bir seviyede kalır. Nefsi taş gibi ağır olduğundan ondan menfaat de görülmez.

Suyla ateş bir arada durmadığı, birbirine zıt olduğu, birbiriyle imtizaç etmediği gibi, Allah yolu ile nefis de imtizaç etmezler. Bir arada olmazlar. Çünkü biri birine zıttırlar.

Nefis devamlı olarak Allah’ın emirlerine muhalefet, günah işlemek, Allah’ın tâât ve ibadetine karşı olmak, kibirli ve azametli olmak ister. Kimsenin kendisinden üstün, akıllı olmasını istemez. Her üstünlüğün kendisinde bulunmasını ister.

Rabbü’l-Âlemin de böyle isteklerden, bu gibi şeylerden razı değildir. Onun için Allah yolu, Allah’ın hoşnutluğu, nefsin istekleriyle bir arada olmaz. İkinden birinin tercihi ile diğerinin feda edilmesi lâzımdır. Çünkü ikisi birbiriyle bağdaşamazlar.

İnsan nefsle devamlı harb halinde olmalı, nefsin dizginlerini elden bırakmamalı, onun galip gelmemesi için çok hassas davranmalıdır.

İnsanın gayesi, Paygamberin (A.S.V) Şeriati, Rabbü’l-Âlemin’in yolu olmalı, bütün hareketlerini buna göre ayarlamalı, nefsin yuvası olan vücudun rahatını düşünmemeli, gevşek hareket etmemelidir. Peygamber (A.S.V) Şeriatının yolundan ayrılmamalı, o yolu takip etmelidir.

Her kim vücudun rahatını, keyfini düşünerek hareket ederse, o kimse nefsi tarafından helâke sürüklenmiştir. Böyle kimseler nefislerinin elinden esir gibiydiler. Bilinmelidir ki nefisten daha büyük düşman yoktur. Nefsin arzusu, isteği, insanın imanını helâke götürmektir.

Nefis dünyada rahatlık istemekle, âhirette insanın ebedi, Cehennem azâbı görmesine sebep oluyor.

Nefsin düşmanlığı çok büyüktür, Fir’avn, Şeddâd, Kârun gibilerin felâketlerine nefisleri sebep oldular. Çünkü büyüyen nefisleri, büyük iddialara kalkıştılar. Kendileri boş bir dava güttüklerini, ilâh olmadıklarını ve Allah’tan uzak olduklarını bildikleri halde, nefislerinin Allah’lık davasına boyun eğdiler. Çünkü nefisleri o kadar büyümüştü ki, kendilerine hakim olmuştu.

Nakşîbendi Tarikâtının, Sâdâtın en büyük faydası, nefsi yok etmektir. Nakşîbendi zikirleri, letâifler hep nefsi yok etmek içindir. Nefsini yok edip onu teslim alan kimse, ancak Allah’ı tanıyabilir. Bu da Allah tarafından bir İlâhi lütufla mümkündür.

Hidayet verici, Hâdi, Rabbü’l-Âlemin’dir. Hidayet Allah’ın elindedir. İnsana düşen sadece vazifesini yapmaktır. Eğer Rabbü’l-Âlemin hidayet etmek isterse, sebep halk edip hidayetini verir. Şayet hidayeti yoksa bir hadise onun hidayet olunmamasına engel olur.

Öyle kimseler vardır ki amellerini tamamlayıp, çalıştıkları halde, Allah’ın Keremine mazhar olamazlar. Bazıları da vardır ki Allah’ın Keremine hemen mazhar olurlar.

Rabbü’l-Âlemin insanı iyi bilir. O insanın ruhunun derinliklerini bilir. Onun için insan uyanık olmalı, emeğini boşa çıkarmamalıdır. Hani bir söz var. “Sarı inek gibi olma” derler. Öyle ya sarı inek müsaade eder sütünü sağdırır. Sonunda bir tekmeyle hepsini döker. Emeği de böylece boşa gider.

Şeytan da öyle yaptı. Allah’a beşyüz sene yerde ve gökte tâât ve ibadet etti. Bir günahla dergâhtan atıldı. Çünkü Rabbü’l-Âlemin onu kâfirlerden sayıp ebedi olarak lanetlemiş oldu. Şeytanın böyle bir felâkete uğramasına, imanını kaybetmesine, amelini görmesi sebep oldu. Çünkü amelini görmekle kendinde nefis meydana geldi. Amellerini görmesi, amellerinin kendine zarar vermesine yol açtı.

Adem peygamber ise, amelini değil de günahını gördü. Gördüğü günahı yüzünde tövbe, istiğfar etti. Rica ve niyazda bulundu.

Şeytanın amelini görmesi ile kendinde nefis hâsıl oldu, kibir oldu, nihayet bütün amellerin reddedilmesine sebep oldu.

İnsanın amelini görmemesi, hep günahlarını görmesi lâzımdır. İnsan bir şey olmadığını bilmelidir. Hayrını, amelini değil, hep günahlarını devamlı gözünün önünde bulundurmalıdır. Çünkü insan amelini görünce kendinde nefis meydana gelir, nefsi kabarır.


« Önceki ::