|
Gavs hazretleri... Büyük Mürşit... Seyyid Muhammed'in oğludur.
Seyyid Muhammed, Hazret'in halifelerindendi. Ancak üstatlarına: "Efendim, siz hayatta iken ben halifelik yapmam, bu yüzden beni ma'zur görün. Saadetli ömrünüz boyunca, bu fakiri dizinizin dibinden ayırmayın, gizleyin. Şayet benim ömrüm sizden sonra devam edecekse bu durumu birine bildirip, halifeliğimi vasiyet edersiniz." diyecek kadar mahviyet sahibi... Ne garip ki, bu zat mürşidinden evvel vefat edecek ve mürşidi de onun hakkında şu yücelik ifadesini kullanacaktır :
"Allah (CC)'a yemin ederim ki, şu memlekette Seyyid Muhammed gibisini görmedim. Sizler sakın onu zamanındaki diğer alimlerle karıştırmayın. Siz hiç kendisine halifelik verilipte bunun saklanmasını isteyen birini gördünüz mü? kendisi halifemiz olduğu halde yaşadığımız sürece bunun gizlenmesini istedi."
Seyyid Muhammed'in (K.S) H. 1322 tarihinin 10'una rastlayan perşembe günü öğle ile ikindi arasında Baykan ilçesinin Kermet köyünde bir oğlu dünyaya gelir.Seyyid Muhammed, bu durumu şöyle ifadelendirir: "Allah (CC)'ın lütfu ile bugün bir erkek çocuğum dünyaya geldi. Adını Abdülhakim koyup, sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okudum. Fıkıh alimi olması arzusuyla göbeğini "Basuri" adlı fıkıh kitabı üzerinde kestim."
Seyyid Muhammed'in Celaleddin adında bir oğlu daha olup bu çocuk beş yaşında vefat etmiştir. Hafize ve Esma adında iki de kızı vardır.
Şeyh Abdurrahmani Tahi'nin halifesi Şeyh Abdulkahhar (K.S) bir gün Arınç köyüne gelir. Çok küçük yaşta olan Şeyh Abdulhakim'i görünce, şöyle der: "Allah (CC) bağışlasın bu çocuk kimindir, bu ilerde büyük bir zat olacak. Ancak bir kusurunu görüyorum, çok halimdir."
Ayrıca Hazret de (K.S) Norşin'den Siyanüs'e gelince Seyyid Abdülhakim onu iki defa ziyaret edip, üçüncü kez ziyaretine gittiği zaman, "Bu kimin oğludur" dedi. Cemaat, "Seyyid Ma'rufun torunudur" Hazret (K.S) dua edip şöyle der: "Bu çocuk gelecekte büyük bir zat olacaktır.
Gavs'ın diğer sadat gibi tahsil hayatı çeşitli yerlerde geçmiştir.
Babasından Kur'anı öğrendikten sonra, Siyanüs köyündeki Hazretin medresesinde üç yıl, ardından Norşin'e giderek orada yedi yıl, Norşin'den Şeyh Fethullahi Verkanisi'nin köyüne gidip iki yıl, oradan da Arbo köyüne giderek üç yıl ve nîhayet Suriye'ye yönelip Hazne köyünde hem zahiri, hem batıni ilmine devam edip orada tamamlarlar.
Bilfiil yirmi altı yıl ilm tahsili ile uğraşırlar. İlim tahsil ettiği üstatları şunlardır:
1-Molla Muhammed Emin (Melle Mezin) Büyük Molla
2- Şeyh Muhammed Arbovi
3- Molla Zahir
4- Muhammed Selimi Hezani
5- Ahmed El Haznevi.
İki defa evlendiler. Birincisi kendilerinden on beş yaş büyük bir akrabasından dul bir hanımefendi Seyyide Fatıma. Bu evlilikten, Seyyid Muhammed, Seyyid Muhammed Raşid, Seyyid Zeynel Abidin (Bu zat küçük yaşta vefat etmiştir.) isminde üç oğulları, Halime ve Hatice isminde iki de kız çocukları olmuştur.
İlk zevcesinin teşvikiyle ikinci defa yine akrabasından olan Seyyide Sıdıka ile evlenmişlerdir. Bu izdivaçtan da, Seyyid Abdulbaki, Seyyid Ahmed, Seyyid Abdulalim, Seyyid Muhyiddin, Seyyid Enver adlı oğulları ve dört kızı olmuştur.
Zahiri ilimlerde büyük bir alim olan Gavs hazretleri ahlaken çok halim idi.
Onu görenler halinden etkilenip hidayete ererdi. Gavs, çoğu zaman şöyle derdi: "Üstat Abdulkahhari Zoheydi, hakkımda şöyle demiş: "Bu zat iyidir, ancak bir kusuru vardır. 0 da çok halim olmasıdır. Elhamdülillah bu kusur ne büyük bir kusurdur."
Doğru ve faydalı sözleri tamamen dinler gerekirse cevap verirdi. Yoksul kişilerle oturup sohbet eder, onların arzu ve isteklerini karşılayıp gönüllerini hoş tutardı.
Küçük çocukları çok sever ve derdi: "Çocuklara yedi yaşından itibaren namaz kılmayı öğretiniz, on, on beş yaşları arası kılmazlarsa icap ederse dövünüz. Siz bu çabayı gösterin, onlar sonunda bırakırsa ebeveynleri mesul olmaz. Gençlikte yapılan ibadet çok makbuldür. Bir insan gençliğinde Allah'a kulluk etmezse, ihtiyarladığı zaman ne dünyaya ne ahrete yarar.
Bir gün mübareğe dediler: "Efendim bazı kişiler sizin münkirliğinizi yapıyorlar, siz ne dersiniz." Cevaben buyurdular : "İmamı Şafii (R.A) buyuruyor: Huzuru İlahide Rabbi Teala bana şefaat hakkı tanırsa önce münkirlerime şefaat edeceğim. Çünkü onlar bizim terakki etmemize sebep oluyor. Elbet bizim iyiliğe iyilikle cevap vermemiz gerekir." Yine Hasanı Basri (R.A) de kendi gıybetini yapanlara, iyiliğe iyilikle muamele edilir deyip, bir tabak şeker hediye göndermiş " Allahü Teala' nın İzniyle biz de öyle yaparız, onları severiz."
Ahlaken olduğu gibi takvada da tek...
Bir gün bazı sofilere Fatiha suresini talim ettiriyordum lisanları değişik olduğundan bu kişiler "sıratellezîne" derken doğru telaffuz edemiyordu. Bu yanlışlıkları düzeltmek için onlara ders vermeye başladım. Bizim bu dersimize Bilvanis seyyidlerinden bir tanesi itiraz edip dedi:
- Bunu bırakın, sadatlardan söz edin. Çünkü bir laf eksiğe veya fazlalığa bakmazlar. Ben de:
- Eğer yapılan ibadetler şeriata aykırı olursa, Allah (C.C) katında makbul değildir, dedim. Seyyid bana kızarak dedi:
- Şah ı Hazne'nin huzurunda bir alim, Şahı Hazne'nin haline kalben itiraz etti. Bu durumun farkına varan Şahı Hazne o alime bir nazar etti. Alim yere düştü, sonra sarığı boğazına dolaştı. Seyyidin bu sohbetinden ben çok korktum. Çünkü mübarek Seyyiddir, kalbi incinmiştir. Ben de bu işte zarar etmiyeyim diye durumu Gavs'a anlatmak için mübareğin yanına vardım. Gavs hazretleri akşam rabıtası yapıyordu. Rabıtayı bitirdikten sonra, dönüp bana dedi ki:
- Allah (C.C)'ın yolu nasılsa insan öyle anlatmalıdır. İtiraz edip buna darılan, darılsın, hangi büyük kayayı isterse kafasını o taşa vursun.
Gavs hazretleri en çok Akaid ve ilmihal bilgilerini öğrenmeye teşvik edip, derdi: "Akidesi zayıf olanın imanı da zayıftır. Zayıf olan iman her zaman tehlikededir. Dinin ayakta kalması ilimledir." Şahı Hazne diyor: "Dünyayı isteyen ilim okusun, Ahireti isteyen de ilim okusun."
Bunun için ilim çok önemlidir. Bakınız Rabbi Teala buyuruyor: "Allah'tan gereği gibi ancak alimler korkar." însan hayatı dünyeviyesinin her anını sünneti seniyyeye göre ayarlamalıdır.
Hazret dünyayı değiştirdikten sonra, Gavs yarım kalan ilmi şeriatını tamamlayıp, seyri sulukunu yapmak için Şeyh Muhammed Selim-el Hizaniye intisap etmek ister.
Bu işe karar vermeden önce istihare yapan Gavs, gördüğü rüyayı şöyle anlattı:
- Rüyamda; Hazret, Şahı Hazne ve ben beraber bulunuyorduk. Hazret Şahı Hazne'ye şöyle dedi:
- Şeyh Ahmed, Seyyid Abdülhakim'in babasının bizde çok emeği vardır. Onun için sen ona gözün gibi bak. Bu rüyayı şahı Hazneye intisap için işaret sayan Gavs, doğru Hazne yolunu tutar. Şahı Hazne'yi ziyaret edip tarikat almak istediği zaman, Şahı Hazne der:
- Abdülhakim sen tarikat almadın mı?
- Gavs, evet kurban önceden almıştım. Şah-ı Hazne:
-Kimin tarikatını almıştın ? Gavs:
- Hazret (K.S)'ın tarikatını.
Bu cevabı tebessümle karşılayan Şah-ı Hazne der:
- Hepimiz Hazret'in tarikatındayız. Senin tarikat almana lüzum yoktur. Tövbe verip, tarikat vermez. Bu hale şahit olan Şahı Hazne'nin halifesi Molla İbrahim şöyle der: Seyyid Abdülhakim, niçin böyle yaptın, bir menfaat görmezsin, bak bir kişi bir mülk alsa, onu istediği gibi tasarruf edip kullanabilir ve fayda görür.
Kişi sahip olmadığı mülkün üzerinde tasarrufta bulunabilir mi? Elbette ki bulunamaz. İşte mürşidi kamil de böyledir. Kendi tasarrufuna alabilmesi İçin, kendi eliyle müride tarikat vermesi gerekir. Kendi müridi olmayan bir kişi üzerinde hiç bir mürşit tasarrufta bulunamaz.
Bu sözlere çok üzülen Seyyid Abdülhakîm der: Biz bu işin böyle olduğunu bilmiyorduk.
Bir gün tekrar Şahı Hazne'yi ziyaret eden Gavs, der:
- Kurban ben tarikat tazeleyeceğim, Şahı Hazne:
- Hepimiz Hazretin (K.S) tarikatındayız. Senin tarikat tazelemene lüzum yoktur. Gavs :
- Efendim ben o zaman talebe idim, tarikatla fazla meşgul olamadım.
Bu konuşmalardan sonra Şahı Hazne, Gavs'tan "îstihare" yapmasını ister. Bu söze çok üzülüp renkten renge giren ve mahzun olan Gavs der:
- Yoksa beni rahmet kapısına kabul etmeyecek mi? Ben nereye gideyim, imanım tehlikede, ben imanımı nasıl kurtaracağım?
Emir gereği istihare yapan Gavs, o gece gördüğü rüyayı halife Molla İbrahim'e anlatır. Rüyası şöyledir: Çok kalabalık bir cemaat vardı. 0 cemaatta Hazret, Şah-ı Hazne ve Şahı Hazne'nin halifesi Molla Mehmed de vardı. Namaz vakti olduğu zaman, Molla Ahmed kamet etti, Şahı Hazne de İmam oldu, bize namaz kıldırdı.Bu rüyadan Şahı Hazne'ye intisaba izin çıktığını bildiren Molla Mehmed der : Seyyid Abdülhakim, müjdeler olsun, işin tamam.
Rüyasını Şahı Hazne'ye anlattığı zaman, mübarek der:
"İnşaallah Hazret'in izni vardır. Gel sana tarikat vereyim."
Bu hale çok sevinen Gavs böylece Şahı Hazne'ye intisap eder.
devamı 2. sayfada
Bir gün tekrar Şahı Hazne'yi ziyaret eden Gavs, der:
- Kurban ben tarikat tazeleyeceğim, Şahı Hazne:
- Hepimiz Hazretin (K.S) tarikatındayız. Senin tarikat tazelemene lüzum yoktur. Gavs :
- Efendim ben o zaman talebe idim, tarikatla fazla meşgul olamadım.
Bu konuşmalardan sonra Şahı Hazne, Gavs'tan "îstihare" yapmasını ister. Bu söze çok üzülüp renkten renge giren ve mahzun olan Gavs der:
- Yoksa beni rahmet kapısına kabul etmeyecek mi? Ben nereye gideyim, imanım tehlikede, ben imanımı nasıl kurtaracağım?
Emir gereği istihare yapan Gavs, o gece gördüğü rüyayı halife Molla İbrahim'e anlatır. Rüyası şöyledir: Çok kalabalık bir cemaat vardı. 0 cemaatta Hazret, Şah-ı Hazne ve Şahı Hazne'nin halifesi Molla Mehmed de vardı. Namaz vakti olduğu zaman, Molla Ahmed kamet etti, Şahı Hazne de İmam oldu, bize namaz kıldırdı.Bu rüyadan Şahı Hazne'ye intisaba izin çıktığını bildiren Molla Mehmed der : Seyyid Abdülhakim, müjdeler olsun, işin tamam.
Rüyasını Şahı Hazne'ye anlattığı zaman, mübarek der:
"İnşaallah Hazret'in izni vardır. Gel sana tarikat vereyim."
Bu hale çok sevinen Gavs böylece Şahı Hazne'ye intisap eder.
Haznedeki günlerini mübarek şöyle anlattı:
Biz Hazne'de bulunduğumuz sürece Şahı Hazne bize hiç İltifat etmezdi. Bir ay kaldığım zaman bile ancak bir kaç kelam ederdi. Bu hale çok üzülürdüm. Bir gün yine bu düşünce ile mahzun bir haldeydim. 0 sırada şahı Hazne, bize şöyle sohbet yaptı: "Mürşidin zahirdeki iltifatına gönül bağlayan kişinin maneviyattan nasibi azdır. Müridin teslimiyeti kemal bulup mürşidinden feyz ve himmet alabilme liyakatine sahip olduğu zaman mürşit; o müride zahiren iltifat etmez."
Hilafet aldıkları sırada Taruni köyünde ikamet ediyorlardı. Oradan Bilvanis'e, sonra Kasrik'e en sonunda bugün medfun bulundukları yöreye hicret ettiler. Tarikat vermeye ilk defa Taruni köyünden başladılar. Burada Pazartesi ve Perşembe günleri teveccüh yapıp İnsanların hidayetine vesile olurlardı.
Gavs, hilafet alıp irşada başladıktan on bir yıl sonra Şeyhi Ahmed-ül Haznevi vefat etmiştir. Bu vefat hadisesinden sonra Gavs hazretlerine intisap edenlerin sayısı daha da çoğalmıştır. Bunlar İslam'ın emir ve hükümlerini en iyi şekilde öğrenip yaşamaya çalışıyorlardı. İntisap edenler arasında bazı şeyhler, halifeler ve başka tarikat müntesipleri de vardı. Soruldu: Muhabbet nedir? Nasıl olur?
Dediler ki: "Muhabbet Allah'tan (C.C) gelen bir lütuftur, 0 kimi isterse ona verir."
Soruldu: "Peki efendim, Allah (C.C) her şeye bir sebep kılmış. Muhabbeti tahsil etmek için sebep kılmamış mıdır?"
Dediler : "Efendim bizler hatme yapıyoruz. Sadatlar da bu işin üzerinde çok duruyorlar. Acaba bu hatmelerden bize ne fayda geliyor?"
Dediler: "Menfaatleri çoktur. Bir örnek verelim: Şimdi Resuli Ekrem (S.A.V) bize dese sen ümmetime en iyi bir amel tavsiye et, öğret. Bilir misiniz ben ne tavsiye ederim. Hatme-i Haceganı tavsiye ederim. Çünkü hatmenin reisi Resuli Ekrem (S.A.V)'dir.
Silsile-i şerif okunmaya başladıktan sonra, Resulü Ekrem (S.A.V) ruhaniyeti başta olmak üzere, diğer bütün sadatlar o halkaya iner. Ve orada bulunan bütün cemaatın arzularını kayıt ederler. Silsile okunması tamam olduktan sonra Resulü Ekrem (SAV)'in ruhaniyeti ve sadatlar o halkada bulunanların arzu ve isteklerini doğrudan Rabb'ül Alemin'e götürürler. Resulü Ekremin götürdüğü istekler hiç reddedilmez.
Soruldu: Efendimiz bize Öyle bir nasihat ediniz ki, onun sayesinde dünya ve ahirette kurtulalım.
Dediler: Kurtuluş için hürriyet ve iffete dikkat ediniz. Hürriyet demek; Bütün işlerde sebeplere değil, sebepleri yaratan Allah'a (C.C) bağlanıp teslim olmaktır. Bu saydıklarımız, kurtuluşun ilk kapısıdır. İffet ise, kişinin kendi nefsi veya başkalarının hesabına değil, bütün fiillerinde Allah'ın (C.C) emir ve hükmüne göre olmaktır.
Sordular: Efendim, ihlas ne demektir?
Dediler: İhlas, hiçbir sebep ve gaye olmaksızın Allah (C.C)'ın emir ve hükümlerini yalnız Allah(C.C) rızası için yapmaktır. Yani bütün gücünü Allah (C.C) yoluna sarf etmektir. Bu hal üzerine sebatın zahirine Takva, özüne de ihlas denir. Bir örnek verelim; kimin gayret ve düşüncesi midesine olursa kıymeti de ondan çıkan kadar olur. Malumdur ki, hayatını şöhret ve şehvete harcayanın sonu hüsrandır.
Sordular: Zahiri ve batıni darbelere nasıl dikkat edelim?
Buyurdular: Açık ve gizli edeplere dikkat ediniz. Abdestli olunuz. Günah işlediğiniz an tövbeyi terk etmeyiniz. Selefi salihin eserlerini okuyunuz. Öğrendiğiniz şeriatı tatbik ediniz. Bilgili kişilerin sohbet ve nasihatlarını kabul ediniz. Böylece Allah'ın (C.C) emirlerini yerine getirmeye gayret etmiş olursunuz. Bu saydıklarımız zahiri edeptir.
Batıni edep ise, kalbi masivadan temizlemektir. Bu zamanda kalbi masivadan kurtarmak çok zordur. Hafız-ı Şirazi şöyle diyor: "Ey kişi seni dostundan geri bırakan neyse kalbinden onu terk et.
Bakınız insan kalbi için şer hicap olduğu gibi hayırda hicap olur. 0 halde salikin ne hayra güvenmesi ne de şerden koruması gerekir. Allah'a güvenip yasaklardan sakınmalıdır. Şerlerin hepsi kendi nefsindendir. Hatta nefsin kendisi de şerdir. Şahı Hazne, bir gün bize şöyle sohbet etti:
Allah, bize, bizden daha yakındır. İnsan ise ne kadar hayasızdır. Çünkü Allah'ın huzurunda O'na isyan ediyor. Allah (C.C) ise ne kadar halimdir ki, asi günahkarı tövbeye çağırıyor. İlim insanı gaflete sevk ediyorsa büyük bir felakettir.
Bir zamanlar bir şeyh müritlerden birine bir tavuk verir. Der, oğul bu tavuğu hiç kimsenin görmediği bir yerde kes, getir. Mürit uzun zaman dolaşır, sonra tavuğu kesemeyip, şeyhinin yanına döner. Şeyhi ise suretini değiştirip niye emri dinlemedin diye müridi azarlar. Mürit der: Efendim, nereye gittimse Rabbim beni görüyordu. Sizin emriniz ise hiç kimsenin göremeyeceği bir yerde kesmem idi. Bu işi yapamadım, beni affedin.
Bakınız kalp tecelligahı ilahiyedir. 0 işe çok gayretlidir. Kulunun kalbinde Allah kendisinden gayrısını kabul etmez.
Sordular: Bir alim Kur'an, Hadis, Fıkıh ilmini bilir, selefin kitaplarını da okursa bir şeyhe bağlanmaya ne lüzum var?
Dediler: Bakınız, bir eczacıyı düşünelim. Bu kişi envayı çeşit otları bilir, bunlardan nasıl ilaçlar yapılacağını, bu ilaçların hangi hastalıklara yararlı olacağını da bilir. Doktorlar da bazı zamanlar bu bilgilerden esinlenerek teşhis ettikleri hastalıklara bu ilaçları verirler, eczacılardan aldıkları bilgiye dayanarak. Ama eczacı çoğu kez bir hastalığı teşhis edemez, reçete olmaksızın bir hastaya bazı ilaçları veremez. Verdiği takdirde, ilacı parasız dahi verse eğer ki, hasta zarar gördüyse eczacı cezalandırılır. Ayrıca bakınız, bir doktor çoğu kez kendi filmini çekemez. İki omuzu arasında bir yara olsa onu tedavi edemez. Alimleri de böyle kıyas etmek lazımdır. İnsan ahiret yolunda evvela avamdır. Kendisini masivadan kurtarması çok zordur. Oğlun dahi olsa, ehil değilse bir hastalığından mütevellid ameliyat lazım gelse ona yaptırmazsın. İşin mütehassısını ararsın. Mürşitler ehil kişilerdir. İzn-i İlahi İle insanları gafletten kurtarıp, yönünü Hak'ka döndürürler. Bakınız, devrimizde vaaz ve nasihat dinleyip hidayete gelen çok az kişi vardır. Ama şeyhler daha çok kişinin hidayetine vesile olurlar. Zamanımızda mutasavvıflar az olduğu için, insanlar isyana daha fazla düşmüştür. İrşad ehli zatlar, devrimizde azdır.
Soruldu: Nefs nedir? Ne gibi hileleri vardır? Buyurdular: Nefs, hayvani bir kuvvettir. Bu hayvani kuvveti idare eden, his ve hareket ise hamil bir latifedir. Bazı kişiler nefs buhurdan bir cevherdir, dedi Felsefeciler ise rüh-u hayvani derler. Nefs ilk defa şöhret ve şehveti emreder. İnsanın kalbine hayvani huylar verir. Makamı Suflidir. Onun için insanın kalbini aşağı çeker. Bütün fenalıklar nefse nisbet edilir. Kalb melekleşmeye, nefs ise hayvanlaşmaya meyleder. İnsanın esas vazifesi şer-i şerifi tahlil etmektir. Nefsin vazifesi, hayvani ve fena ahlakı terk ederek mücahede ile terbiye olup, güzel ahlakla ahlaklanmaktır.
Ruh daima marifet-i İlahiye ye meyyaldir. Görevi ise, kemaliyettir. Sır latifesinin görevi masivayı terk etmektir. Sır latifesi Hakk'ın kahrından rahmetine sığınır.
Hafi ise Cenab-ı Hak'tan feyzi celb ve kabul eder. Celb ettiği feyzi ruha ifaze eder. Ehfa, sırrın da sırrıdır. Onda kulun hiçbir müdahalesi yoktur.
Nefsin zatı ve maddesi değişmez, lakin sıfatı terbiye olup değişir. Mesela, Hz. Ömer (R.A), İslam'dan önce cehalet devrinde kızlarını diri diri toprağa gömerdi. İslami kabul ettikten sonra aynı Ömer (R.A), halife olmasına rağmen sırtına çuval yükleyerek, fakirlerin evlerine kadar ihtiyaç maddelerini taşımıştır. Her iki Ömer de (R.A) aynıdır. Sıfatları değişmiştir. Zatı ise aynıdır.
Nefs zikir ve riyazetle terbiye olur, Radiye ve Merdiye makamına çıkar. Sonra her hayrın membaı ve menşei olur. Şeriata teslim olan kendisi hakkında delil bile arayamaz.
Soruldu: Bunca ulema delili terk etmemişler, sizden ise delili terk etmenin mecbur olduğunu anlıyoruz, ne dersiniz?
Buyurdular: Çoğu ulema malum olanı müşahede etmek makamından, hırs ve aklın seviyesine inerler.İnişlerinden avamı hırs ve hayalin şüphesinden delille onları seviyelerine celp ederler. İbrahim (A.S), miraçlarında yıldız, ay ve güneşin mahluk olduğunu müşahede etmişlerdi. Peygamberlerin hepsi kamil doğar, inançları hakkında delile ihtiyaç görmezler. Lakin İbrahim (A.S) kavmine yol göstermek için onların makamına inip, his ve akıl seviyelerine göre onlara delil göstermiştir. Kur'an-ı Kerim'de işaret olunan mana bundan ibarettir. Kavmine şöyle delil gösterdi, farz-ı muhal, güneş, ay ve bu yıldızlar yaratıcıdır desek, hallerine bakıyoruz, değişiyorlar. Bunların her birisi birer kervan kafilesidir. Yürüyorlar ama onları yürüten başkadır. Yürütücü Allah'tır (C.C) Allahü Teala değişmez. Ezelidir, Ebedidir. Halik-i Mutlaktır.
İbrahim (A.S) böyle bir yolla kavmini inanmaya davet etmiştir. Ezeliyet meselesini onlara izah etmiştir. Aksi halde kendisi de kevkebin halik olmadığını bilirdi. Bunun içindir ki, ulema şöyle demiş: Din ilimlerini dindardan öğren. Çünkü dinsizin dinden bahsetmesi, gıyabî ve hayali bir vesveseden ibarettir. Dindar ise öyle değil, keşf-i Şuhudi olarak anlayıp ve zevkini tadıp ona göre tarif eder.
Soruldu: Peki efendim, kalbimizi bütün bu nefs ve vesveselere karşı nasıl galip getireceğiz?
Dediler: Kalbinizi dışta ehl-i fısktan gelen, içte ise nefs ve şeytandan gelen umum telkinlere sarfı nazar etmek ve kalpten zikretmekle kalp kuvvet bulur. Kalbin gıdası Allah'ı zikirdir. Nefsin gıdası ise yemek, içmek, giymek... vs.dir.
Sordular: Kalbimiz Allah'ı zikretmiyor, ne yapmalıyız?
Buyurdular: Dilinizi ona yardımcı kılınız. Her ne kadar İmam Gazali, gaflette zikir merduttur, demişse de bazı ulema da gaflette zikir etmek, zikirsiz gafletten daha iyidir, demiştir. Biz bu sözü tercih ediyoruz. Kalbi zikir, gafleti yok eder. Molla Cami de şöyle diyor: Zikri lisani kıyamette tartılır, faydasız değildir. Şah-ı Nakşibend (K.S)'den evvel Nakşibendiler yalnız iken gizli, toplu iken cehren zikrederlerdi. Halbuki yalnız iken dil ile zikir, hafi zikre dahildir. Hülasa, riyadan ari başkalarına göstermeksizin zikir mutlak evladır, demiştir. Bakınız Hiİkemi Ataiye'de şöyle denilmiştir:
"Gel ey Hak'ka isyan eden. muhabbet lafını terk et
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
| Şeyh Ahmed-El Haznevi (K.S.) |
|
Adı Ahmed, lakabı Şah-ı Haznevi.
Babaları Murad, Mardin'in İdil kazasına bağlı Banihe köyündendir.
Sonraları Suriye'nin Kamışlı kazasına bağlı Hazne köyüne yerleşti. Şeyh Ahmed, bu köyde dünyaya geldiler. Yıl 1306 H.
İlme olan aşklarından dolayı daha küçük yaştan evini terkedip yola çıkarlar.
Önceleri Molla Ahmedi Tizyani, sonra Molla Halili Gırkeizeri'nin (Bismil ve tepe arası bir köyde) yanında okurlar. Nihayet yörenin tanınmış üstadlarından Silvanlı Molla Hüseyin Küçük'ün yanına diz çöker ve icazelerini alırlar. (Diploma)
İlimde şöhret sahibi olurlar.
Bir talebesinin ağzından Molla Hüseyin Küçük anlatıyor:
"Molla Ahmed yanımızdan ayrılalı hayli zaman olmuştu. Kendilerinden bir haber alamadık. Ben bir yıl hac farizasını yerine getirmek için yola çıktım. Hicazda bir iki alim arkadaş bana dedi ki: "Buraya bir zat gelmiş. Kendinden çok sitayişle bahsediliyor. İsterseniz gidip ziyaret edelim." Ve gittik... Bir de ne göreyim? Molla Ahmed oturmuş, etrafını da kalabalık sarmış. Soran sorana... Ona tereddütsüz cevap vermekte. Beni görünce ayağa kalkıp beni karşıladı ve:
-"Seyda, Allah (CC) için bu istidrac mıdır yoksa?"
-"Hayır evladım. Bu bir lutf-i ilahidir. Ama sen yine de istidrac bilerek hareket et." dedim ve ayrıldım.
Şeyh Ahmed ilimde olduğu gibi tasavvufta da tek üstatla kalmamış. Evvela Şeyh Abdulkadiri Hezani'nin yanında amel etmiş. Sonra da Hazretle işi tamamlamış...
Bir ara kendisine, Nakşibendi olmayanların neden hatmelere sokulmadığının beyan edilmesi için bir mektup yazılır. 0 da şu cevabı verir:
" (...) Şüphesiz Nakşibendi tarikatının sadatı, tarikatlarından olmayanları hatmeden çıkarmalarına nakli ve akli delilleri var. Nakli delil, Peygamber (S.A.V)'in:
-"İçinizde garib kimse var mıdır?" diye buyurduğu hadisi şeriftir. İtiraz edip, bu konuya bu hadisin getirilmesi acayiptir denilmesi daha acayip bir şeydir. Peygamberin (S.A.V): "Sahabelerim, yıldızlar gibidirler" buyurduğu - hadisi şerifi ile garib'den murad, meclisinde hazır bulunan kafir kimsedir, denmesi de muteber manadan uzaktır. Zira hadisi şerifteki garib kelimesinden murad, ya zikir adabından veya imandan garib olan demektir.Bu iki manadan başka üçüncü bir mana yoktur. "Ashabım yıldızlar gibidir" diye buyurulan hadis, "garib" kelimesinin mezkur birinci manasına muhalif değildir. Zira Resulullah'ın (S.A.V) maksadı iman edip de yapılan zikrin adab ve şartlarından bilgisi olmayan bir sahabi olduğu da muhtemeldir. Nitekim fıkıh kitaplarında ittifakla yazıldığına göre, Mi'rac gecesinde beş vakit namaz peygamberimize farz olduğu halde, nasıl kılınacağını bilmediği için, hazreti Cebrail gelip, ona ' öğretinceye kadar,'o gecenin sabah namazını kılmamıştır.
Eğer hadis-i şerifte geçen "garib" kelimesinden murad "Küfür ehli manasına olduğu mümkündür" denilirse, biz de deriz ki, ondan murad, henüz iman edip de zikir adabını kelimenin manasını tahsis edecek bir şey yoksa umum durumda kalır diye kitaplarında yazdıkları kaide İle de amel ederek garib kelimesinin her iki manasını da kabul etmişlerdir.
(...) Şunu da ilave edelim ki, Nakşibendi tarikatının sadatı (K.S), evliya ve ulema olduklarına inanıyoruz. Gerçekte, Peygamber (S.A.V) tarafından:
"Alimler peygamberlerin varisleridir" buyrulmuştur. Varis, kendisine miras olarak bıraktığı ölü kimsenin malında istediği gibi, itirazsız, tasarruf eder. öyleyse Nakşibendi alimleri hem fıkıh usulü alimlerinin, yukarıda geçen kaideleri ile amel etmek, hem hadisin manası tahakkuk etmek için "garib" kelimesinden genel anlamıyla temessük ettiklerinde hiçbir beis yoktur.
Nitekim fıkıh alimleri sabah namazından önce kılınan iki rekat sünnette, fatihadan sonra okunan zammı sure hakkında çeşitli rivayetlerin hepsi ile amel edilmesi için, Kafirun, İhlas, Elemneşrahleke, Elemtere Keyfe surelerinin hepsinin okunmasının sünnet olduğunu ittifak etmişlerdir. Nevevi dahi bu gaye ile teşehhütten sonra okunması sünnet olan "Allah'ım şüphe yok ki, nefsime zulmettim." diğer bir rivayette de "Büyük zulüm ettim" manasına olan duaların hepsinin okunmaları sünnet olduğunu tasvip etmiştir. Hatta konumuz olan hadiste geçen "Garib"in yukarıda geçen ikinci manası olan "imandan garib" diye irade etsek, Resulullahın (S.A.V): "Sana şüphe veren şeyi şüphelendirmeyene terk et" yani, şüpheliyi bırakıp, şüphe edilmeyenle amel et, hadisine muhalefet etmiş oluyoruz. Çünkü ikinci mananın irade edilmesi şüphelidir.
Mektupta; "Hadisteki garib'in manası, kafir kimse olmazsa, bu hadis, ikinci manaya sarahaten delalet etmez" diye dediğin sözün de reddedilir. Çünkü bu hadis, iman edip lakin zikrin adabını öğrenmeyen kimse olduğuna sarahaten delalet eder. Bundan maksat, küfür, şekavet, nifak ehli olan kimse de değildir. Bu manalar kastedilirse, Kur'ani Kerimin: "Müşriklerden biri sana (ey habibim) sığınacak olursa, kabul et ki, Allah'ın (C.C) sözünü işitsin." ayetinin manasıyla nakz olur. (Manada çelişki olur.)
Mektubunuzda "Hacegan hatmesine girmek isteyen kimse, fazıl ise, hatmeye girsin. Fasık kimse dahi fıskından vazgeçip hidayetlenmesi için dahil olmalıdır." diye kullandığınız ifadeden biz şunu anlıyoruz; Bizler, fazıl ve salih kimsenin salahatı için hatmede bulunmasına, fasık kişinin de fıskı için bulunmamasına razıyız. Halbuki gayemiz bu değil, bizde gaye sırf aldığımız emre imtisal etmektir.
Allah (C.C) yukarıda geçen "Eğer müşriklerden biri sana sığındığında kabul et" diye buyurduğu ayeti ile, Habibine (S.A.V), müşriklerden Allah'ın (CC) kelamını dinlemek isteyeni kabul etmesine emir buyurur." diye dediğin sözün, hadisteki "garib" kelimesi kafir manasına hamlettiğinden dolayı davanızın aleyhine dair bir delil olur. Zira Peygamber (S.A.V) emir olunduğu şeyin hilafına emretmez. Öyleyse Allah (C.C) ayeti celile ile kendisine eğer ehli şirkten Allah'ın (C.C) kelamını işitmek isterlerse, onları kabul etmekle emreder de, kendisi hadisinde "garib" kimseyi, (senin deyiminle ehli küfrü meclisinden çıkarmasını nasıl emreder?
Diyorsun ki» "Hatmeye dahil olmak isteyen kimse, Ret'a yı kasdetti" Bu iddianız da yersizdir. Çünkü mezkur kimse, Ret'ayı bilmediği halde onu nasıl talep edecek ki? 0 zaman hakikatini bilmediği bir şeye talip olur. Bu da muhaldir, olamaz.
Hadisteki "Garib"den muradın, şirk ehli olmadığına dair aklî delil ise; bir cemaatin halkından olmayıp da onların adabını tamamen anlamayan kimse, yaptıklarını anlayınca onlarla alay etmesi muhtemeldir. Dolayısıyla Allah (C.C) ona gadab eder.
1- Bu hadisi Ahmed, taberani ve diğer hadis alimleri rivayet ettiler. Aynı zamanda Cami El-Usul, s.93'te.
2- Ahmed, Hz. Enes'ten (R.A) rivayet etti.
3- Tövbe, a.5
4- Ret'a ise; Arap lügatinde masdar olup, yemek eğlenmek manasındadır
Yukarıdaki cevapla Nakşi tarikine bu yolda gelen tüm suçlamaların yersiz olduğu İspatlanmıştır. Bundan sonra da, Şeyh Ahmed'in bu yolda sünnete karşı yüce sadat mîsali bütün gücü ile sarılmıştır.
Şeyh Ahmed'in halifelerinden Molla İbrahim anlatıyor:
"Birgün Şah-ı Haznevi abdest almak için odadan çıktı. Bana da Molla İbrahim ibriği getir dedi. Ben de hemen su doldurup ardı sıra gittim. Evden biraz uzaklaşmıştık ki, Şeyh aniden döndü, beni kucakladı. Ve sıkmaya başladı. Nerdeyse kemiklerim kırılacak zannettim. Bana, Allah (C.C) rızası için yeminle söyle. Sen bir alimsin. Benden hiç sünnete aykırı bir şey gördün mü? Ben de üç kere Vallahi evla'dan öte bir şey görmedim, dedim. O zaman bıraktı?
Şeyh Ahmed, daha mürşitleri Hazret sağ iken irşada başlamışlardı. 0 zamanlar, her mürşide olduğu gibi o zata da karşı çıkanlar çok olmuştu. Kendisine karşı olup, gıybetini yapanlara devamlı iyilik yaparak onların gönlünü alır onlara , hürmet ederdi.
Şeyhin kerametleri de çok olmuştur, Biz burada ancak bir iki tanesini anlatarak geçelim. Yine Hazretin Halifelerinden olan Şeyh Mahmudi Karaköyî, Şahı Haznevinin vefatında taziyesine gelince orada anlatıyor: "Bugün Şahı Haznevi'nin bir kerametini anlatacağım. 0, benden ölmeyinceye kadar kimseye bahsetmememi yeminle istemişti. 0 şimdi vefat ettiğine göre tam zamanıdır. Biz ikimiz, daha yeni Hazretin yanında amele başlamıştık. İyi arkadaştık. Bir gün Hazret dedi ki:
"Molla Ahmed bugün davarları otlamaya sen götür." Ben de içimden keşke bana da söyleseydi de ben de gitseydim dedim ki bana da; "Git dedi." Beraberce gittik. Hayvanlar epey otlandıktan sonra hepsi bir araya oturup geviş getirmeye başladılar. İşte o sırada Şeyh Ahmed, bir anda hayvanların etrafında bir döndü ve bir şeyler okuyup, hayvanlara doğru üfledi. Sonra karşıma gelip çömeldi ve ellerini yere uzattı. Bana "Molla Mahmud, gel ellerime bas" dedi. Ben de, benimle alay mı ediyorsun bu nedir? dedim. 0 tekrar "Gel elime bas" diye ısrar etti. Ben de gittim ve bastım. Sonra gözlerini kapa ve bismillah de dedi. Ben de gözlerimi kapayıp dedim.. Bana gözlerini aç! deyince, açtım baktım ki, ne göreyim! bir dağın başındayız. Ama bize çok yabancı bir yer. Biraz yürüdük. Bir su kenarına geldik, Bana abdest alalım, dedi. Ve abdest aldık. Sonra da beklemeye başladık. Baktım ki, karşıdan güzel bir insan elinde bir cenaze geliyor. Ben hayretler içinde seyrediyorum. Adam, selam verdi ve cenazeyi oraya bırakıp gitti. Molla Ahmed imam oldu. Ben de arkasında cemaat. Cenaze namazını kıldık. Bir müddet sonra adam, bu defa yanında saçı başı dağınık biriyle tekrar geldiler. Cenazeyi alıp gittiler. Biz de tekrar eski şekilde, tekrar geldik, eski yerimize. Şaşkınlıktan kurtulamayan ben, ısrarla sordum:
"Allah (CC) rızası için, söyle bu nedir." Bana, ölünceye kadar kimseye söylemeyeceğime dair
yemin ettirdi ve dedi ki:
"Üzerinde bulunduğumuz dağ, Horasan da bir dağdı. Oraya cenaze getiren adam, Hz. Hızır di. Cenaze ise zamanın Kutub'larından biriydi. Vefat etmişti. Kimse olmadığı için namazı bizler kıldık. Sonradan gelen, saçı başı dağınık zat ise, evvelden Konstantin'li (İstanbul) bir zat idi. Evvelce Hristiyan iken Müslüman olmuştu. 0 kadar İslam'a sarılıp amel etmişi ki, ölen Kutub'un yerine o seçilmişti...
İşte Şeyh Ahmed'den daha amel ederken gördüğüm bu kerameti hiç unutamıyorum...
Şahı Haznevî başlarda da anlatıldığı gibi sünnete tam bir ittiba içinde hem de şuurla... Kendisinin yanına zaman zaman haram yollardan para kazanıp zengin olmuş ağalarla zulüm makamındaki umera gelirdi ziyaret için. Şahı Haznevi böyle tiplerin geldiğini haber alır almaz hemen kalkar odasına giderdi. Misafirlerde gelir, misafirhanede oturup beklerlerdi. Ondan sonra şeyh efendi çıkar gelir ve onlar da ayağa kalkıp onu karşılarlardı.
Bir gün soruldu: "Kurban siz aramızda olduğunuz halde, misafirler geldiğinde hiçbir ihtiyacınız yokken, neden kalkıp gidiyorsunuz da sonradan geliyorsunuz?"
Cevap müthiş: "Efendim, o tip misafirler saltanatlarını zulüm ve haram üzere bina etmişler. Eğer biz onları burada karşılarsak edeben ayağa kalkmamız icap edecek, o zaman da hadisi Resulullaha (S.A.V) bütün bütün sırt çevirmiş olacağımızdan en büyük zulmü biz işlemiş olacağız. Ayağa kalkmamak ve onlarında dikkatini çekmemek için eve gidiyorum. Onlar gelip oturunca ben de geliyorum. 0 zaman kalkmak mecburiyeti onlara düşüyor. Haliyle İslam'dan böylece taviz verilmiş olunmuyor..."
Şahı Haznevî, iki defa evlenmiş, bu evliliklerden ilk aileden üç erkek, ikinci aileden de bir erkek, bir kız çocuğu olmak üzere beş evladı olmuştur.
Çocukları, 1- Şeyh Ma'sum, 2- Şeyh Alauddin, 3- Şeyh İzzeddin, (Bu üçü bir annedendir.) 4- Abdülgani, 5- Zeyneb. (Bu ikisi de bir annedendir.)
Şahı Haznevi, nihayet hicri 1369 yılında Suriye'nin Kamışlı kazasına bağlı Tılma'ruf köyünde vefat edip, aynı köyde defnedilirler.
Arkalarından tam on üç halife bırakarak...
-
Şeyh Ma'sum (k.s), oğludur.
-
Molla İbrahimi Gıresuver (k.s), Suriye'nin bir köyü.
-
Şeyh Abdurrezzak (k.s) Mazı dağının Halilan köyü.
-
Seyyid Abdülhakim (k.s) Bizim silsilemizde Şahı Hazneviden sonraki kolbaşı, Bilvanis köyünden.
-
Molla Abdullatif (k.s) Mardinin Ayvan köyünden.
-
Şeyh Ma'şuk (k.s) Hazretin kardeşinin torunudur.
-
Molla Sıddîk (k.s) Ahlatlıdır.
-
Molla Muhammed (k.s) Baykana bağlı Arınç köyünden.
-
Molla Ahmedî Müfti (k.s) Mardinlidir. Şu anda Suriyede bulunmaktadır.
-
Molla Cüneyd (k.s)
-
Şeyh Hüseyin (k.s) Hacı Hüseyin de denir, Nusaybinin Kertuvan köyünden.
-
Şeyh Abdülcelil (k.s) Mardin'in Kuriki köyündendir.
-
Molla Salih (k.s) Mardinlidir. |
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
| Muhammed Diyauddin (Hazret-i Sani) (K.S.) |
|
Asıl adı Muhammed Diyauddin.Seydayi Taği'nin oğludur.
Hazreti Sani lakapları olur (Hazreti evvel de Mevlana Halid'dir) Bu lakabı kendilerine mürşitleri Şeyh Fethullah verir. Hicri 1275 yılının ocak ayında bir pazartesi günü öğleden sonra dünyaya gelirler. Doğum yerleri İsparit bucağına bağlı Usp köyüdür.
İlme önce, babalarının yanında başlarlar. Sonra da Şeyh Ahmedi Taşkese'nin yanında devam ederler. Nihayet amellerini de babalarının yanında devam ettikleri halde hem ilimde hem amelde son mürşitleri olan Şeyh Fethullah'ın yanında icazet alırlar.
İlk mürşitleri Seydayi Taği. Fakat Seyda yolun yarısında dar-ı Bekaya göç ederler. Son anlarda yatakta uzanmış bulunan babalarının başında hazret hüngür hüngür ağlıyor, Seyda sorar:
"Oğlum neden ağlıyorsun?" Cevap: "Niye ağlamayayım ki, büyük bir tüccar vefat ederken oğluna hiç miras bırakmazsa, oğlu ağlamasın da kim ağlasın?" Seyda: "Merak etme evladım. Seni Şeyh Fethullah'a ısmarladık. Onun yanında kendini tamamlarsın." der ve orada bulunan Şeyh Fethullah'ı çağırarak oğlunu bizzat ona teslim ederler. Hazret'de tarifsiz bir sevinç...
Hazret yedi yıl kadar Şeyh Fethullah'ın yanında amel eder. Sonunda da daha mürşitleri sağlıklarında kendisine irşat izni verilir ve gelsin ilk on yıl... Mürşitlerinin vefatlarından sonra da tam yirmi dört yıl dini tedrisat ve irşatla meşgul olmuş...
Şeriata tavizsiz bağlılığı dillere destan ve yaşadığı devrede çıkan 1. dünya savaşı... Bu savaşa katılışı bile ilginçtir. Şöyle ki; Ruslar doğu sınırından yavaş yavaş yurda sokulurlar herkes cihat hazırlığında... Hazrete de hazırlanması için haber gelir. 0 devrelerde askerlik yapmayanlar için belirli bir miktar para ödendiğinden Hazret hemen evinin ve medresesinin ekonomik işlerini kendisine verdiği, yeğeni olan Şeyh Ma'sum'u (Bu zat Şeyh Ma'şuk Efendi'nin babasıdır.) çağırır ve sorar: "Burada kaç öğrencimiz var?" ".......... kadar." "Her birinin ücretini hazırla ve gönder. Şimdilik cihada gidilmeyecek!" Bir anda para hazırlanır ve gönderilir. Ardından soğuk ve kıtlık baş gösterince, Hazret, tüm öğrencileri memleketlerine gönderir. Bir müddet sonra da Ruslar daha fazla yaklaşırlar. Artık Bitlis bile kaygı altında bu esnada Hazret, Şeyh Ma'sum'u tekrar çağırır ve der: "Tüm öğrencilere haber sal hepsi toplanıp gelsin. Cihada çıkacağız." Şeyh Ma'sum: "Ama efendim onların paralarını göndermiştik. Onlar mecbur değil." İşte burada Hazret Kur'an'a olan harikulade bağlılığını gösteren cevabını verir: "Evladım, ilk emri Kur'an'ın cihat ayetlerine ittiba olsun diye vermiştim. Bilmez misin ki tüm cihat ayetleri önce mal ile sonra canla cihadı emreder. Şimdi sıra canımıza geldi." der. Ve bir anda bütün öğrenciler toplanırlar. Artık Hayye Alel Cihad...
0 sıralarda tüm büyükler yetiştirdikleri ile birlikte cephede... Bir yerde Üstad Bediüzzaman, bir yerde Hazret ve Şeyh Said (Palulu) aynı cephede emperyalizmin bir başı olan Rus ayısı ile göğüs göğüse... Bu cihatta bir olayı Şeyh Said savaştan çok sonra Varto'ya gelince anlatır. Şeyh Said Vartoya gelince orada Hazretin vefat haberini alır. Çok üzülür ve şöyle der: "İşte hakiki Şeyhlerden biri bu idi vefat etti, biz onunla aynı cephede Ruslara karşı cihat ederken yemin ederim ki her namaz vakti geldiğinde Haydi arkadaşlar namazımızı cemaatle kılalım ve her ikindiden sonra yine haydi arkadaşlar cemaatle hatmemizi yapalım der ve hep beraber hem namazımızı kılar hem de hatmemizi yapardık. Hazrete: "Efendim cihattayız. Namaz cemaatle olmasa, hatta hatme bile olmasa olur." denilince kendisi;
"Hayır Cihat ayrıdır, bu vazife ayrıdır. Biz hem cihat ederiz, hem vazifemizi yaparız." derdi.
0 sıralarda bir yerde arkadaşları ile beraber bir top mermisi bulurlar. Onunla uğraşırken mermi patlar ve hazretin bir kolu kopar. Ondan sonra artık tek kolla hayatının sonuna kadar İrşat ve tedrisata devam ederler...
Bu savaşta Hazretin kardeşlerinden Muhammed Said şehit olmuştur. Bu olayda da Hazret'in takındığı tavır çok ilginç olduğundan yazmayı uygun gördük. Hazretin yeğeni Şeyh Ma'sum anlatıyor: "Savaşın şiddetli günlerinden birinde bir akşam vakti bulunduğum cepheye amcam Said ve bir takım süvariler geldiler. Nereye gideceksiniz? diye sorduğumda amcam: "Müslümanların filan köyüne düşmanın baskın haberini aldık. Oraya varıp. halkı dışarıya çıkaracak ve orayı müdafaa edeceğiz demişti. Bense amcamın düşmandan asla kaçmayacağım bildiğimden ona: "Amca, sen burada kal, orayı müdafaaya ben gideyim." dedimse de dinlemedi. 0 soğuk gecede gittiler, yatsı vakti düşman köyü basmış, savaş göğüs göğüse... Nihayet amcam düşmanın kurşun yağmuru altında şehit olur. Arkadaşları cesedini oradan kaçırırlar. Sabah erkenden Şehadet haberini aldım. Ben ve birkaç arkadaş hızla oraya giderken bir yandan da amcam Hazret'e haber yolladım. Artık güneş iyice yükselmişti. Amcam ve birkaç adamı uzaktan göründü. Onları karşıladım. Amcam; "Ma'sum, Muhammed Said şehit mi oldu? Evet dedim, "Önden mi arkadan mı vuruldu?" önden, cevabını verince sevindiler ve cesedin üzerine giderek baktılar ki, tüm kurşunlar önden, o anda Allah'a (CC) hamdolsun demek ki, kardeşim düşmandan kaçmayıp hakiki şehittir ve seydazadeler bir şehit verdikleri için Allah'a (CC) şükürler olsun." diyerek bizi teselli ettiler.
Norşin'de o kadar mükemmel bir islami hayat tesis ettirmişlerdi ki, herkes onlara hayran... Üstad Bediüzzaman Risalei Nur' da İslam medeniyeti ile Batı medeniyetini ve medeni Mü'min ile medeni Kafir'in Suret ve siret, Zahir ve batın farklarını adeta körlere bile gösterecek bir şekilde gayet mükemmel olarak anlatarak, İslam medeni anlayışına örnek, Norşin'i gösterir. Ve der ki, "Eğer istersen hayalinle Norşin Karyesindeki (köyündeki) Seydanın meclisine git, bak. Orada fukara kıyafetinde melekler, padişahlar ve insan elbisesinde melaikeleri bir sohbeti kudsiyyede göreceksin. Sonra Parise git. Göreceksin ki akrepler insan suretinde ifritler adem suretim almış."
(Arapça mesnevii Nuriye, Hubab risalesi. Türkçe Mesnevii Nuriyeden bu ifade çıkarılmıştır.)
Hazret yedi yıl kadar Garzan'da kalır, bu zaman sonunda oradan çıkmak ister. Bütün Garzan ayakta... "Bizi bırakıp nereye gideceksiniz?" Hazret: "Herhalde vefatımız yaklaştı. İsterim ki, babamın yanında vefat edeyim ve orada gömüleyim." der ve giderler. Çok kısa bir müddet sonra da bir cuma günü sabah namazından sonra altmış yedi yıllık dünya hayatına veda ederler. Tarih hicri 1342'yi gösterir...
Hazret bir defa. evlenmiş ve bu evlilikten
1- Fethullah (bu oğlu babasından bir hafta evvel vefat etmiş.), 2- Cemaleddin (Bu oğlu da babasından çok kısa bir süre sonra vefat etmiş), 3- Takiyuddun, 4-Nasiruddin, ve Ayşe isminde dört oğlu bir kızı olmuştur.
Hazret ardından 15 tane halife bırakır, bunlar:
-
Molla Muhammed Emin (Melle mezin)
-
Hacı Abdulkerim (Hizanlı)
-
Bizim silsilemizin köşe başlarından Şeyh Ahmedi Haznevi
-
Şeyh Mahmudi Karaköyi
-
Şeyh Muhammed Selim (Hezanlı)
-
Şeyh Mahmudi Zokaydi
-
Şeyh Alauddini Verkanisi (Şeyh Fethullah'ın oğludur)
-
Şeyh Şahabuddini Tih (Muş'un nahiyesi)
-
(Şeyh Şahabuddinin oğlu) Molla Ubeydullah
-
Molla Halili Koğaki (Bulanığın Köyü)
-
Molla Yusufi Hort
-
Şeyh Abdurrahmani Çoğreşi
-
Şeyh İbrahimi Abiri (Bulanığın Köyü)
-
Molla Abbas (Bulanıklı)
-
Molla Halidi Poğaşi (Reşadiye Köyü)
Hazret çok halim, orta boylu gür sakallı idİ. |
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
| Şeyh Fethullahi Verkanisi (K.S.) |
|
Babası; Abdurrahim.
Kendileri Sultan Şeyhmus'un nesebinden, ondanda Hz. Ömer'e (R.A) varırlar. Onun için aşiretlerine Ömeri derler.
Daha evvel Baykanda iken sonradan Verkanis'e gelip yerleşirler.
Önceleri Şeyh Muhammedi Fersafi'nin (K.S) Şeyhi Hazin yanında amel ederler. Sonradan da Seydaya gitmek istediklerinden gitmeden mürşitlerine danışırlar. Mürşitleri memnuniyetle kendisini Seyda'ya gönderir ve amelin Seydanın yanında tamamlanışı...
Şeyh Fethullah ilmi sahada o kadar güçlü idi ki, kendisini, zamanın en büyük alimi diye tanırlardı. Hatta Üstat Bediüzzaman Saidi Nürsi bile çok az da olsa kendilerinin yanında okurlar.
Kendilerinin üçüncü yerleşme yerleri Bitlis'tir. Orada bir medresesi vardı. İşi gücü talebe yetiştirmekti. Oğlu Alauddin'e devamlı tavsiyesi şu idi: "Sakın benden sonra talebe yetiştirmekten vazgeçmeyesin ve vefatımdan sonra da benim için sadaka veresin!".
Şer'i hükümlere bağlılığı fevkalade, hatta bir işin yerine getirilmesi için dinleyeceği hiç kimse olmamıştır.
Bir gün şeyh hazretleri namaz kılarken, mürşitleri Seydayi Taği önlerinden geçerler ki, o anda müthiş bir darbe ve Seyda yerde... Yere düşen Seydayi Taği kendisini kimin yere düşürdüğünü görmek İçin başlarını kaldırır bakarlar ki, namaz kılan Şeyh Fethullah'tır. 0 zaman gülerek derler ki; "Elhamdulillah, öyle bir imana sahip ki, kendisi İle Allah'ı (C.C) arasına mürşidi bile olsa kimsenin girmesini istemiyor."
Sünnete bağlılığında tüm Sadat misali... vefatlarına yakın hasta yatağında yerlerinden doğrulup misvaklarını getirmelerini isterler. Misvak getirilir. Ancak onu tutup ağızlarına götürecek halleri yok. Bunu da orada bulunanlar yaparlar. Misvak yalnız dişlerine sürülüp çıkanlınca Şeyh hazretleri hemen dillerini çıkarıp, "Dilime de sürün ki, sünnet tamamlansın." der. Ve ona da sürülür. Nihayet Şeyh tekrar uzanır...
Şeyh hazretleri Seydanın sağlığında irşat işiyle hiç uğraşmadı. Mürşidinin vefatından sonra da tam on üç yıl irşat etti. Vefatlarına yakın halifesi olan (aynı zamanda Seydayı Taği'nin oğlu) Hazrete bir mektup yazarken o zamana kadar başlamadığı bir başlıkla başlarlar o da şu:
"Yalnız kendisi Baki kalacak olan ve yine yalnız kendisinin mülkü devam edecek olan Allah'a (C.C) hamdolsun!" Bu ifadeyi gören hazret, mürşidinin vefatının yakın olduğunu anlar ve ağlarlar...
Şeyh Hazretleri vefatlarına yakın hamama gitmek isteyip derler ki: "Kendimi iyi bir temizleyeyim ki, huzuru ilahiye temiz çıkayım."
Kendilerinin bir çok telifatı vardı:
1- Adab
2- Küfr-u Ke-bair (Küfür ve büyük günahlar) isimli eserler bunlardandır.
îki defa evlenmişlerdi. Biri Seydayi Taği'nin kızıyla diğeri de Kadiri Şeyhlerinden... Bu iki aileden beş oğlu üç kızı oluyor.
Oğulları:
-
Şeyh Alauddin (K.S)
-
Şeyh Cüneyd (K.S) (Bu zatlar bir annedendir.)
-
Şeyh Ma'ruf (K.S)
-
Şeyh Kutbeddin (K.S)
-
Şeyh Bahauddin (K.S)
Şeyh Fethullah hazretleri nihayet her ölümlü misali ebedi mekanına yönelir. Yıl hicri 1345, 21 cemaziyülevvel akşamla yatsı arası bir zaman... Hem kendileri hem iki ailesi de Bitlis'te aynı yerde gömülü.
Şeyh Fethullah da her büyük gibi gittikten sonra bu yolun yükünü sırtlayacak halifelerini bırakmıştır. Bunlar dört tanedir:
-
Hz. Muhammed Diyauddin (Seydayi Tagi'nin oğlu)
-
Şeyh Ahmed (Şeyh Mahmudi Karaköyi'nin babası)
-
Vanlı bir zat (îsmi bulunamadı.)
-
Hakkarili bir zat (ismi bulanamadı). |
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
| Abdurrahmani Taği (Seyda-i Taği ) (K.S.) |
|
Adı Abdurrahman, lakabı; Seyda-i Taği'dir.
Aslen Siirt'in kazası Şirvan' lıdırlar. Babaları Molla Mahmud namında Gavs'ı Hizani'nin (Seyyid Sıbgatullahi Arvasi) müridi idi.
Hicri 1249'da dünyaya gelirler. Ömürlerinin büyük bölümü Hizan'ın bir köyü olan Tağ'da geçtiğinden köyün ismine atfen Seyda-i Taği namıyla şöhret bulmuş, sonradan Norşin'e yerleşiyorlar ve orada vefat ediyorlar.
Önceleri meşhur Sipikan aşiretinden olan Molla Resuli Sipiki'nin yanında okurlar, sonra da Molla Abdurrahmanı Melekendi'nin (Melekend, Bulanık'ın bir köyüdür) yanında okurlar.
Seyda-i Taği evvela Kadiri tarikatına girmiş ve Kadiri Şeyhlerinden olan Şeyh Abdulbariyi Çilçaki'nin (Çilçak, Hizan'ın bir köyüdür) yanında amel ederler. Ayrıca o zamanlar Gavs-ı Hizaninin münkiri idi...
Seydanın Gavs-ı Hizaniye teslim oluşu ilginçtir. Olay şöyle olur; Seydanın bulunduğu köy olan Tağ'da halk, tümüyle kadiri tarikatına mensup, bir kişi hariç; bu zat Süleyman Efendi adında Gavsi Hizani'nin sofusudur. Seyda zaman zaman bu sofu ile latife eder; "Süleyman efendi, Gavsın nasıl? Neler yapıyor?" gibisinden laflar ederdi. Süleyman efendi de bu sözlere içerlendiği halde Seydaya olan saygısından, "Aman efendim elini öpeyim bana ne dersen de, mürşidime deme!" diye geçiştirirdi. Yine bir gün Süleyman Efendi Gavsın ziyaretine gider gelir. Seyda bunu duyar ve bir müddet sonra Süleyman Efendiyi görünce yine takılarak "Süleyman Efendi Gavsın nasıldı, neler yapıyor?" diye konuşunca Süleyman Efendi de;
"Ah Seyda keşke sen, bizimle Gavsın köyü arasında bir köprü mahiyetinde olan şu Karasuyu geçsen de Gavsımın neler yaptığını bir görsen!" diye karşılık verir. Bu cevap seydanın beyninde müthiş bir etki yapar ve aklından çıkmaz. Akşam olur uyku yok, nihayet dayanamaz ve yarı gece yatağından kalkarak doğruca Süleyman efendinin evine... Kapıyı çalar "Süleyman efendi, Süleyman efendi!" ev sahibi şaşkınlık içinde yataktan kalkar. "Hayırdır Seyda, gecenin bu saatinde?" Seyda "Efendi senin gözlerin aklımdan çıkmıyor mürşidini mutlaka görmem lazım kalk gidelim." "Aman Seyda gecenin bu saatinde?" Hiç olmazsa yarını beklesen de gündüz gözü ile gitsek?" imkansız yarını bekleyemeyeceğim" der. Ve nihayet giderler, varış ve Gavs'ın huzuru... Seyda oturur seyre başlar. Gavs'tan çıt yok bu sessizlik tam kırk gün devam eder. Seyda'da bu zaman zarfında en ufak bir sıkıntı yok. Nihayet kırkıncı gün "Molla Abdurrahman hoş geldin! Hayırdır İnşaallah?" diye Gavs sohbete başlar, Seyda da "Kurban Gavs'a geldik" diye karşılık verir ve oluş...
Seydanın asıl seydalığı Gavsın vefatından sonra başlar. Şeriata o kadar bağlanırlar ki, en ufak bir ayrılığa bile tahammülleri olmaz. Sünnet ittibaları dillere destan. Bu dini mubinin Bid'at ve hurafelerle donanmaması için ehli ilme yönelir ve talebe yetiştirirdi. Nihayet öyle öğrenciler yetiştirir ki, bilgi seviyeleri dillerde... 0 günkü durumu üstat Bediüzzaman'dan okuyalım :
"Hem o nahiyemiz olan Hizan kazasına tabi İsparitte birdenbire meşhur Seyda namında Şeyh Abdurrahmani Taği'nin himmeti ile o kadar çok talebe ve hocalar ve alimler çıktılar ki, bütün Kürdistan onlarla iftihar eder, bir şekil aldığı zaman, içlerinde münazari ilmiyye ve pek büyük bir himmetle ve pek geniş bir daire-i ilim ve tarikat için de öyle bir vaziyet hissediyordum ki, güya yeryüzünü fethedecek bu hocalardır..." (Emirdağ Lahikası c.l, sh: 53)
Resulu Zişan'a ittiba'dan bahsetmiştik. Bu ittibaın nerelere kadar olduğuna bir Örnek:
"Seyda yaşadığı müddetle kendi evlat ve akrabaları arasında dikkat ettiği bir şey vardı. 0 da şu: Kim bir elbise veya entari alırsa o elbiseyi aldığı gibi giymez. Eski elbiseleri altına giyerdi ta ki ilk yeniliğini geçirinceye kadar. Bir gün tüm ev halkı gece teheccühe kalkarlar yalnız en çok sevilen küçük kızı hariç. Bir müddet sonra o da kalkar bakar ki herkes namazı bitirmiş başka ibadetlerle meşgul, çok üzülür o güne kadar kalktığı halde bu gece nasıl kalkmamıştı? Muhasebe-i nefse girer bakar ki yaptığı bir hata aklına gelmiyor o anda üzerindeki yeni fistanı göze çarpar hemen üzerinden çıkararak Seydanın huzuruna varır; Seyda'nın kaşları çatıktır. "Babacığım yemin ederim ki bu yeni elbisenin üzerimde olduğunu unutmuşum. İnşaallah bir daha giymeyeceğim." der. Seyda: "Sevgili kızım, Peygamberimiz (S.A.V) bir seferinden dönünce adeti üzere önce çok sevdiği kızı Hz. Fatıma' yı ziyaret eder. Odasına girer girmez kaşları çatık dışarı çıkar gider. Hz. Fatıma duruma çok üzülür. Nihayet bakar ki, boynunda altından bir gerdanlık var. "Herhalde babam bundan kızdı" diye düşünerek hemen gerdanlığı çıkarıp biri vasıtası ile sattırmaya ve parasını da fakirlere sadaka etmeye gönderir. Emir yerine getirilir. Ardından Peygamberimiz (S.A.V) durumdan haberdar edilir. 0 da hemen sevgili kızını ziyarete gelir. Sorarlar: "Sevgili kızım senin bir altın kolyen vardı ne oldu?" Sevgili babacığım evimden kızgınlıkla çıktığını görünce ondan olduğunu zannettim. Hemen çıkarıp sattırdım. Parasını da fakirlere sadaka ettim." "Evet kızım ondan kızmıştım. Benim Evladü iyalimin bu dünyada güzel şeylerle avunmasını istemiyorum. Tüm güzelliğin öbür alemde olmasını isterim." buyurur. Seyda: "İşte kızım, buna ittiba'en kendi ailemden kimsenin yeni olan bir şeyi dıştan görünecek. bir şekilde giyilmesini istemiyorum." diye cevaplar.
Seyda yaşadığı hayat süresince hiç bir mü'mini rahatsız etmemeye çok dikkat ederdi. Bulunduğu yere ziyarete gelenlerin sayısı gün geçtikçe fazlalaştığından, bir gün seyda misafirlerinin ihtiyaçlarını daha iyi karşılamak için kendi arazisinde bir değirmenin yapılmasını emretti, o zamanlar Seyda' nın köyüne yakın bir köyde bir değirmen daha vardı. Seyda dahil herkesin buğdayı oraya giderdi. Nihayet değirmen bitti ve işlemeye başlayınca, Seyda ikinci bir haber gönderir. "Değirmeni yıkın!" Nedeni sorulduğunda Seyda, "Yakın komşumuzun bir değirmeni vardı değil mi?" "Evet." "Peki bizim değirmen işe başlasa hangisi daha iyi işler?" "Elbetteki seyda tercih edilir." "0 halde bizim yüzümüzden bir mü'min zarar etmemeli onun için değirmen yıkılmalıdır!" buyurur ve değirmen bir anda yıkılır.
Seydanın kerametlerine gelince onları sayabilmek mümkün değil, biz burada bir tanesini anlatmakla iktifa edeceğiz. Mürit olmayan bir zat anlatıyor. (bu zat Molla Ömeri Siîrti diye tanınırdı) : "Seyda Halenzi' ye (Siirt' in bir köyüne) geldi. Bunu duyan Siirt'in mollaları yanına gitti babamda beraberdi. Yolda iki meşhur alim birbirini methetmeye başlar . Biri; "Bu civarda Farsça edebiyatta benden üstünü var mı?" Diğeri:"Arapça'da da benden üstünü var mı?" dedi ve Seydanın huzuruna girildiğinde çıt yok. Daha kimse konuşmadan Seyda biri Farsça, diğeri Arapça iki kitap getirtti ve her birini kendilerini öven alimlere uzatarak kitabın herhangi bir yerini açıp "Burayı okur musun?" diye ikisine de emretti. İkisi de sanki dilleri tutulmuşçasına bir tek kelime okuyamadılar . Ziyaretten sonra geri dönerlerken daha yolda ikisi de kendilerine gösterilen şeylerin aslında çok kolay olduğunu söyleyip ezber okudukları halde huzurundaki duruma hayret edip, seydanın kerameti olduğunu anladılar ve kendilerini methettikleri için çok utandılar.
Seyda zaman zaman vefat eden müritleri için yaptıkları murakabe de kimin azap içinde olduğunu anlarsa onun için hemen hatmei tehlil yaptırırdı.
Seydaya sordular: "Kalp, ruh, sır, hafa ve ahfa letaifinde ne gibi haller meydana gelir?"
"Kalbin kemal makamında, huzur ve çeşitli tecelliler, ruhun kemal makamında, cezbe ve muhabbet, sırın kemalinde tevhidin bir çeşidi, hafanın kemalinde istiğrakın bir çeşidi, ahfanın kemalinde de, bir çeşit izmihlal ve vahdetin muradı vardır."
Seydaya sordular: "Bütün tarikatlarda müridan çeşitli mürşitlere makam veriyorlar ne diyorsunuz?"
Seyda kızarak: "Eğer o kimseler bir velinin makamını levhi mahfuzda görmüşse, o velinin hakkında filan makamdadır desin, yok eğer görmemişse, o velinin hakkında boşuna yalan atmasın."
Seyda 57 yıl yaşadı, vefatının bile Resulü Ekrem'e (S.A.V) uyması için dua ettiğinden asıl köyü olan Tağ'da değil de yazları gelip dinlendiği Norşin'de vefat etti. Ve orada gömüldü. Hicri 1301.
Seyda ardından 5'i kız, 6'sı erkek 11 evlat bıraktı. Erkek evladı şunlardır:
-
ŞeyhMuhammed Diyauddin (Hazreti Sani)
-
Şeyh Abdurrahim
-
Şeyh Muhammed Raşid (Bu üç evlat aynı annedendir.)
-
Muhammed Eşref
-
Muhammed Derviş
-
Muhammed Said (Bu zat birinci dünya savaşında şehit düşmüştür.)
Seyda kendisinden sonra bu tarikatı aliyeyi devam ettirecek 19 tane halife bıraktı. Bunlar:
-
Bizim silsilemizin Seydai Taği'den sonra en büyüğü ve ilimde zamanın bir tanesi Şeyh Fethullahi Verkanisi. (K.S)
-
Molla Reşidi Norşini (K.S)
-
Molla Abdullahi Norşİni (K.S)
-
Şeyh Abdulkahhari Zokaydi. (K.S)
-
Şeyh Abdulkadiri Hezani (K.S) (Lice'nin nahiyesi)
-
Seyyid İbrahimi Siirti (K.S)
-
Şeyh Abdülhakimi Fersati (K.S)
-
Molla İbrahimi Neyniki (K.S) (Bulanık'ın köyü)
-
Şeyh Tahiri Abiri (K.S)
-
Molla Abdulhadiyi Çerçaği (K.S)
-
Molla Abdullahi Horosi (K.S) (Hizan'ın Köyü)
-
Molla Mustafa-i Katib (K.S) (Seyda'nın katibidir)
-
Hacı Süleymani Bitlisi (K.S)
-
Hacı Yusufi Bitlisi (K.S)
-
Molla İbrahimi Çokreşi (K.S)
-
Şeyh Halidi Çokreşi (K.S) (15 ve 16 nolu zatlar kardeştir)
-
Molla Ahmedi Taşkesen (K.S)
-
Muhammed Sami (K.S) (Hocai Erzincani)
-
Molla Yusufi Şaşani (K.S)
Mübarek hilyeleri: Seyda kısa boylu, esmer ve gür sakallı idi |
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
| Seyyid Nur Muhammed (K.S) |
|
İmam-ı Rabbani' nin torunu Şeyh Seyfüddin'den özel yolun tarikat ve emanet hırkasını giydiler.
Zahir ilimlerinde derya... Batında hakeza... İstiğrak ve cezbeleri o halde idi ki, bu haller üzere on beş yıl kendinden geçmiş yaşadılar.
Sünnete o kadar bağlı idi ki, bir gün helaya girerken evvela sol ayağını atacağına, nasıl olmuşsa sağ ayağını atmış, işte bunun ağırlığını tam üç gün üzerinde hissetmiş...
Bir kaç günlük yiyeceğini kuru ekmek halinde kendi elleriyle yoğurur, pişirir ve saklar. Açlığı dayanılmaz dereceye çıkınca, o kuru ekmekten bir parça koparır yer, ve sonra nefsinin tekrar "açım" diye çığlık basacağı ana kadar devam ederdi..
Devamlı murakabe halinde kalmaktan elleri iki büklüm. Bir gün iki kişi Şeyhi imtihan kastı ile huzura çıktılar ve kasıtlannı gizleyerek kendilerinden irşat halkalarına kabullenmelerini istediler. Büyük Şeyh cevap verir:
-"Siz önce içinizi ve niyetinizi temizleyin, ondan sonra irşat halkamıza girmeye bakın..."
H. 1135 yılında vefat eylediler.
Mübarek, orta boylu, esmer, çatık kaşlı, seyrek sakallı, nur yüzlüydü. Huzu ve Huşu'undan daima gözleri yaşlı idi... |
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
| Şeyh Seyfüddin (K.S) |
|
Muhammed Masum' un beşinci oğludur.
H.1055'te doğdu.
Mübarek o kadar heybetli idiler ki, zamanın padişah ve emirleri bile huzurunda el pençe dururlardı, hem de ayakta.
Öyle zühd ve takva sahibi idiler ki, kendilerine Muhyi Sünneti (Sünnetin ihya edicisi) lakabı takılmıştı.
Bir gece teheccüt namazını kılmak üzere gece yarısından sonra uyanıyorlar. Evler toprak damlı, ve dama çıkıyorlar. Derin bir sessizlik içinde, uzaktan, çok uzaktan bir ney sesi ses, sükutun beyaz çarşafı üstünde dalga dalga.. Şeyh öyle bir rikkat ve ihtizaza kapılıyorlar ki, kendilerini kaybedip damdan düşüyorlar. Mübarek vücutları inciniyor. Ama istiğrakları devam. Kendilerine geldiklerinde buyuruyorlar:
-"Bazı kimseler bize ahenkli ses dinlemeyi bıraktığımız için, dertsiz ve hissiz diyorlar. Asıl dertsiz ve hissiz onlardır ki dinleyebiliyorlar ve dinleyebilmek ellerinden geliyor..."
Şeyhin müritlerinden biri, ahenkli ses meclislerinden birinde öyle coşuyor ki, kendinden geçip üstünü başını paralamak ve çığlık koparmamak için dudaklarını dişleri ile kanatıyor. Fakat daha fazla dayanamadığından yığılıp ölüyor. Hadise Şeyhe anlatılınca, verdikleri cevap: "Ses derdi, çok tehlikelidir. İşte ona cevaz vermeyen din büyüklerinin dokundukları hikmet. |
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
| Muhammed Masum (K.S) |
|
İmam-ı Rabbani'nin üçüncü oğlu.
H. 1007 tarihinde doğdu.
Çocukluk çağları diğer çocukların çocukluk hallerine hiç benzemezdi. Çocuk oldukları halde, diğer çocukların yaptıklarını yapmazlardı. Hiç bir zaman kundağını kirletmezdi. Dadısından hiç süt istemezdi. Ramazan ayının gündüzünde asla süt emmezdi. Dadısı Ramazan'ın başında her ne kadar ona süt emzirmek için uğraşmışsa da bir türlü emziremedi. Sonradan iş anlaşıldı ve artık Ramazanda gündüzün kendisine süt emzirmek için uğraşmadılar.
İmam-ı Rabbani, onun için: "Oğlum Muhammed Ma'sum, daha üç yaşında iken, Hakk Tealanın Fadl'ü Keremi ile evliyayı ümmetin bütün kemalatını elde eylemişti. (Çocuk yaştakilere velayetin verilebileceğine inanmayanların kulakları çınlasın ve unutmasınlar ki, Kur'an onlara şu ayeti ile gereken dersi veriyor: "Bu Allah (CC)'ın fadlıdır. dilediğine verir.") Muhammed Ma'sum daha yedi yaşlarında iken, Kur'an-ı ezberliyor. On bir yaşında da ilimde derya oluyor. İlminin bir kısmım büyük ağabeyi kıdve-i evliya hazreti Şeyh Muhammed Sadık (KS) dan ve birazını da, alimlerin büyüğü ve babasının halifelerinin en üstünlerinden olan Şeyh Muhammed Tahir-i Lahori'den aldı. Başka yerlerden de istifade eylemiştir. Hadis kitapları iznini de, müselsel hadis ile babalarından almıştır.
On altı yaşında irşat postuna oturur. İrşada başladığı iki bini babasının halifelerinden olmak üzere, elli bin kişi kendisine biat ediyor...Müritlerine devamlı Sünnet-i Seniyyeye ittibaı emreder ve "Bid'at işlemeyeceksiniz isterse en basit bir işte bile olsa.." derdi.
-"Takva, insanın insanlığını kuvvetlendirir." derdi.
"Mü'minin kabri cennet bahçelerinden bir bahçedir." derdi. Burada kabrin cennet bahçesi olması demek, o kabrin bulunduğu yer cennet arasındaki perdelerin ve uzaklığın kalkmasıdır. Bu iki yer arasında hiç bir perde ve engel kalmaz. Sanki o yer cennet ile fena ve bekaya kavuşmuş olarak, zuhur eder. Buradan Peygamber efendimizin (SAV) Şu hadis-i Şerifinin manası anlaşılır: "Kabrim ile minberimin arası, Cennet bahçelerinden bir bahçedir." Bu manadaki cennet bahçesi seçilmişlerin seçilmişlerine mahsustur. Başkalarının kabirlerine imanlarının nuru nisbetinde cennetden ancak bir pırıltı hasıl olabilir.
Dünya hayatı iki şeye bağlıdır: His ve hareket. Kabirdeki hayatta yalnız his vardır. Hareket yoktur. Allahü Teala hakim-i mutlaktır. Her yerin haline uygun hayat veriyor. Kabir hayatında histen kurtulmağa imkan yoktur. Elem ve zevk için his şarttır. Harekete ise lüzum yoktur.
Kendilerine bağlı bulunan birçok müritler ve yakınlarının isteği ile, keramet ve mükaşefeleri toplanarak Arapça bir kitap haline getirilmiştir. Bu kitap bir mecmua şeklini almış ve adına da "Hasenat-üt-tarafeyn-i yakut-i ahmer" denmiştir. Muhammed Ma'sum'un (KS) bu eserinin muhtelif nüshaları Müceddid-i Elf-i Sani'nin türbesindeki kütüphanede bulunmaktadır. İmam-ı Rabbani kendileri sağ iken hazırlanan bu kitabı kendileri görünce:
-"Hak Teala'nın sana bahşettiği bu fadl ü kerem kolay kolay her kula nasip olmaz. Buradaki mükaşefeler tamamen doğrudur.
Kerametleri saymakla bitmez.
Müritlerinden biri iflas etmiş ve çök sıkıntıya düşmüştü. 0 kadar ki, bazen bir kaç gün ardarda yemek bulamazdı. Huzura gelip şeyhinden dua talebinde bulundu.
Şeyh: "Din mi istersin, dünya mı?"
Mürit: "İkisini birden isterim."
Şeyh hazretleri güldüler ve dua ettiler. Bir ay geçmeden, adamın yaşantısı değişti ve sıkıntılardan kurtuldu.
Ekber Abad şehrinde bir şeyh vardı. Hastalandı. Ölmek üzereydi. Kız kardeşinin oğlunu istedi. Buyurdu ki, "senin hallerin tamamlanmadı. Ben de ölüyorum. Şimdi senin Urvet-ül Vüska hazretlerinin huzuruna gidip, süluk eylemen ve böylece kemal mertebelerine kavuşman gerekiyor. Zannedersem, bu büyük nimete ancak on iki sene sonra kavuşabileceksin. Tesadüfen bu müddet içinde, her ne kadar birçok yerlere sefere gittiyse de irşat diyan olan Serhende yolu düşmedi. Ancak on iki sene sonra, mübarek Serhend şehrine geldi. Hazret-i Urvet-ül Vüska'nın ziyareti ile şereflendi. Urvet-ül Vüska onu görünce buyurdu ki: "Üstadının sana söylediği on İki sene bugün doldu." Gelen aziz hesap etti. Buyurdukları gibi çıktı. Urvet-ül Üska yine buyurdular: "Bu manayı üstadının büyüklüğünü göstermek İçin izhar eyledim. Burada bulunanlar da, onun kemalini böylece öğrensinler, diye söyledim.
Bir gün de şeyhin ihlas sahibi müritlerinden biri, huzura girdi. Gözlerinde bir hastalık meydana geldiğini ve bir hayli tedavi ettiği halde fayda etmediğini bildirdi. Bunun üzerine Şeyh, mübarek ağzının suyundan bu zatın gözlerine sürüp dua ettiler. Allah'ın (CC) izni ile adamın rahatsızhğı geçti.
Yine bir mürit vardı ki evladı olmuyordu. Her ne çareye başvurduysa da nafile... Nihayet Şeyhe geldi. Mübarek buyurdular: "Bu yıl senin bir oğlun olacak, salih bir insan olarak yetişecektir."
Allah'ın (CC) izniyle hadise aynen gerçekleşti.
H.1097'de vefat ettiler.
Gaslini Ahuvend Sücadil yaptı. Mübarek ağzını yıkamaya sıra gelince, bu mübarek ağzı açacak kuvvetim yoktur dedi. Urvet'ül Vuska hayatta olanlar gibi ağzını açtı. Suyu ağzına aldı ve çalkaladı. Orada bulunanlar bu hali görünce şaşırdılar. Namazını en küçük kardeşi Şeyh Ciyu (Şeyh Yahya) kıldırdı. Defnederken gökler ağlıyordu. Öyle şiddetli yağmur yağıyordu ki.mezarın üstüne çadır çekmek icabetti.
Ardında altısı erkek, beşi kız on bir çocuk bıraktılar Erkekleri: Hz. Muhammed Sıbgatullah, Hz. Muhammed Nakşibend Hüccetüllah, Hz. Hoca Muhammed Ubeydullah, Mürevvicüş-Şeria Hz. Muhammed.Eşref, Şeyh Seyfü'd-din, Hz. Şeyh Muhammed Sıddık (R.A.E.)
Kızları ise: Emefüllah, Aişe, Arife, Akile, Safiyye (R.Aleyhinne)
Adetleri ve Alışkanlıkları:
Şeyh Muhammed Ma'sum gecenin üçte iki kısmı geçtikten sonra "Teheccüt" namazı kılmak için kalkarlar, namazı kıldıktan sonra biraz istirahat buyururlardı. Sabah namazını vaktin başında çok erken kılarlar, sonra murakabe ile meşgul olurlardı. Daha sonra müritlerle hasbihal eder, kendilerine nasihatte bulunurlardı. Vakti girince öğle namazını kılarlar, arkasından da Kur'an-ı Kerim tilavet buyururlardı. Gerek murakabe halinde iken ve gerekse diğer zamanlarda müritİeri daima etrafında toplanmış bulunurlardı.
Yemeği, evde bütün ev halkıyla beraber veya misafir varsa onlarla birlikte yerlerdi. Tatlıları ve bilhassa helvayı çok severlerdi. imaret'te (zaviye) her gün yemek pişer fukaraya ve herkese dağıtılırdı. Her gün en azından beş bin kadar insan, imaret mutfağının yemeği ile karınlarını doyururlardı. Genellikle buğday unundan ekmek, pirinç pilavı ve et yemeği yapılırdı. Yemek hizmetini kırktan fazla insan görürdü. Böylece imaretin ne kadar geniş, teşkilatlı ve muntazam olduğu kolayca anlaşılır.
Sünnet-i seniyye-i Nebevi gereğince öğle namazından sonra az bir müddet uyurlar, namazları daima cemaatle ve vaktin evvelinde kılarlardı. Namazların arasında tefsir ve hadis dersi verirlerdi.Kendileri kelime-i şehadeti çok okurlar ve çok okunmasını da tavsiye ederlerdi.
Hasta ziyaretinde çok önem verir ve ölen kimsenin yakınlarına başsağlığı için giderlerdi. Biri Risalet penah (SAV)'in diğeri de Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sani (R.,Aynin vefat gününde olmak üzere yılda iki defa "Arus" günü tertip ederlerdi.
Mübarek; uzun boylu, vücutları gelişkindi, buğday benizli az esmer idi. Mübarek alınları açık burunları azıcık kalkıktı. Gözleri iri, mübarek sakallan beyazdı, vücut azalan da mütenasib idi. Gözünde biraz kırmızılık vardı. |
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
| İmamı Rabbani (K.S) |
|
İsmi Ahmed.
Lakapları, Bedrüddin.
Künyeleri, Ebulberekat.
Mansıbları, Kayyumi zaman Müceddidi Elfi Sani.
Mezhebleri, Hanefi.
Tarikatleri, Müceddidiyye, Kadiri, Sühreverdi, Çeşti, Nizamiyye, Sabiriyye olup, yürüdüğü en büyük kol Nakşibendi.
Nesepleri, Hz. Ömer (r.a) 27. göbekten torunlarıdır.
Onun için kendilerine Ahmed el Faruki denir.
Babalarının ismi Abdülahadd.
H. 971 'de Serhend'de dünyaya geldiler.
Kendilerine İmamı Rabbani ismini, mürşidi Baki Billah verdi. İmam-ı Rabbani, onun meclisinde özel yetiştirildi.
Çok kısa zamanda maddi ve manevi ilimde o kadar mesafe katetti ki, mürşitleri Baki Billah bile ona saygı göstermekte. Bir gün Muhammed Baki Billah, Delhi'den kalkıp, Serhend'e geldi ve eski müridinin (İmamı Rabbani'nin) kapısından içeri girdi. îmamı Rabbani' yi başı önünde murakabede buldu.
-"Rahatsız etmeyim, ben dışarıda beklerim" deyip dışarı çıktı. Biraz sonra İmamı Rabbani başını kaldırıp içerdekilere;
-"Bakın bakalım dışarıda kimse var mı?"
Cevap: "Fakir Muhammed Bakiyy var." İmam-ı Rabbani hemen yerinden fırlar, birçok özür ve iltifatlarla mürşidini baş köşeye oturtur.
Mektubat' ta buyururlar: "Bir murakabe anında idim, Allah Resulu (S.A.V) tecelli ettiler ve: "Sana şimdiye kadar kimseye verilmeyen izni vermeye geldim ve ilave ediyorlar, sen hangi cenazenin namazını kılarsan, o affedilip cennete girecek."
Ve Müceddid.. Bu payeyi bizzat: Resulu Ekrem (SAV) kendilerine tecelliyat ile veriyorlar. Bu olay; Ravzatul Kayyumiyye adlı eserde tafsilatı ile anlatılır.
Baslarda İmamı Rabbani'yi inkar eden zatlardan biri, bir gece rüyasında kendisine bir ayet okutulur ve bu ayet kendisinde öyle bir basirete sebep olur ki, Müceddid-i Elfi Sani lakabını bizzat kendisi imama takar ve artık onun delisidir.
Müceddidlik nedir? Hele bin yılın müceddidliği? Bu soruları îmamın Mektubat'taki açıklamalarından çok daha iyi anlarız. Böylece îmamın yüceliğini de
317. Mektup:
"Bilesin ki; her .yüzyılın başında bir müceddid gelip gider. Ne var ki yüz senelerin başında gelen müceddid İle bin yılın başında gelen müceddid aynı değildir. Bunların arasındaki fark, bin ile yüz arasındaki fark gibidir. Hatta daha da fazla.
Müceddid o zattır ki, o müddet içinde, ümmete her ne gibi feyiz varidatı gelirse, onun vasıtası ile gelir. İsterse o zamanın kutupları, Ebdalı, Evtadı, Nücebası bulunsun. (Şimdi biz bin yılın müceddidini de yukarıdaki yüz yılın müceddidlerine kıyas edelim, aradaki uçurumu görürüz.)
Vahdet-i Vücut meselesini, Muhyiddin'i Arabi'nin eksikliklerini en berrak şekli ile meydana getiren ve bu sorunları çözen insan kendileri.
Bir örnek mektubat'tan: "Vahdet-i vücut ve zati tecelli davasının belirttiği nispetlerle, Allah (CC) arasında hiçbir münasebet olmadığı bizce; Yakin'in (kesinliğin) Yakin'i halinde sabittir. Hakk ehlince çoktan beri bilindiği gibi, ihata (sarma) ve yakınlık, ancak ilimdir, ve Allah (CC) hiç bir şey ile ittihad halinde değildir.
Vücudu vacip olanın, vücudu mümkün olanla ittihadı muhaldir. Gariptir ki, Muhyiddin-i Arabi ve bağlıları, Allah'a (CC) mutlak meçhul derler, onu hiçbir hükümle mahkum bilmezler de, böyleyken, zati ihata, mahiyet ve yakınlık ispatına kalkarlar. Bu büyük bir yanlıştır ve Allah (CC)'ın zatını teşhis yolunda yersiz bir cesarettir."
Nihayet:
"Bu dava, bu fakire pek gıran (ağır) gelmekteydi. Bana eh büyük ızdırabı veren, bu türlü tevhit ifadesinin verasındaki son hakikati ve o hakikatin yüceliğini henüz kavrayabilmiş değildim. Allah'a, (CC) bütün kalbimle yönelerek yalvardım ki, bendeki ilmi ve şer'i inanış, kaybolmasın ve ben en iIeri keşif noktasından bu inanışı gerçekleştireyim. Duam kabul edildi, önümde hiçbir hicap kalmadı. Hakikat bana olduğu gibi göründü.
Gördüm ki, alem sıfatı, kemallerin aynalarından ibarettir ve ilahi isimlerin zuhuratına yerdir. Yoksa Vahdet-i Vücut'çuların hayal ettikleri gibi zahir ile mazhar, gölge ile vücut birbirinin aynı değildir.
Derya'dan daha ne göstereyim? ha birkaç damla ha dünyanın taşıyamıyacağı kadar su..."
(Yukarıdaki ifadeler hem Mektubat'ın, hem de katibinin yüceliğine delil...)
Buyurdular: "Bilmiş olasın ki, Seyrü sülük'ten gaye, nefsi emmarenin tezkiyesi ve temizlenmesidir. Böyle olmalı ki, nefsi arzulardan doğan batıl ilahlara tapmaktan kurtuluş olsun. Hakiki manada yönelinen kıblede yüce mukaddes hakiki vahid Ma'bud'dan gayrı kalmaya.
Daima şeriat alimlerine ve talebelerine saygı duyulmasını tavsiye eder ve şöyle buyururlardı:
"İlim taliplerini (ilmi öğrenmek isteyenleri) öncelikle ele almak, şeriatın tervec'i (değerinin yükselmesi) demektir. Zira onlar; şeriatı Nebeviye'nin, milleti Mustafaviyenin, kaimesi (ayakta durduran sütunları) hükmündedirler.
İnsanlar kıyamet günü, şeriattan sorumlu olacaklar, tasavvuftan değil."
Cennete girmek, cehennemden uzaklaşmanın başlıca sebebi, Şeriatın emirlerini yerine getirmeye dayanır."
(48.Mektup)
Şeriata o kadar bağlı idi ki, etrafındakileri devamlı ona yöneltir ve Resulullah'a (SAV) ittiba'ı emrederdi.
Bununla beraber, etrafındakileri kendilerini bırakıp İmam-ı Rabbani'ye yönelenlerin nakıs mürşitleri, durumdan rahatsız olup, İmam hakkında kin, nefret ve iftira fırtınası koparmaya başlarlar...
Yok, Cüneyd ve Bayezid gibi büyükleri inkar ediyor, onları küçük görüyormuş...
Yok, Ahmed Faruki, kendini efendimizin ashabı ile bir sayıyormuş ve nihayet padişaha kadar sirayet...
Padişah, îmamı Rabbaniye:
-"Bana secde edeceksin dedi:
-"Ben Allah'tan (CC) başka kimseye secde etmem. Padişah ikinci defa tekrarladı ve:
-"Seni secde etmekten muaf tuttuk, başını eğeceksin, ben verdiğim sözden dönmekten utanırım." dedi. İîmam-ı Rabbani bu söze de şöyle cevap verdi:
""Canım kurtarmak için gerekirse secde edilir, fetva vardır. Fakat doğru olan şu ki, Allah'tan (CC) başkasına secde edilmemesidir.."
Ve kaleye hapis...
İmamın etrafında bütün zindandakiler Müslüman oldu.Hem de kamil. Zindan muhafızına kadar... Nihayet sultan pişman olur. İmamı dışarı çıkarır ve ondan af diler.
İmam: "zindan ve zulüm, bizim velayette yükselmemize yaradı." der...
Bir gün bir Kadiri zat, İmamın yüceliğini kabul etmeyerek yüz yüze şöyle dedi: "Gavsı Geylani şimdi dirilip gelir, senin müceddidlik ve kayyumluğunu ikrar ederse, biz de sana inanırız."
İmamı Rabbani başını kaldırıp kutup yıldızına yöneldiler ve:
"Yukarı bak! kutup yıldızında şimdi Gavsi Geylani görünecek...ve Gavsı Geylani hazretleri göründü. Hem de kutup yıldızı iki parça olup arasından çıkmıştı.
Şöyle dedi Gavs: "Müceddidi Elfi Sani'nin dediklerini kabul ederim. Çünkü din ve dünya hususunda kemalat sahibidir. Bu, evliyayı ümmet arasında en faziletli zevattan birisidir. Her kim, onu inkar eder ve muhalefette bulunursa, din yolundan sapmış olur." Bu sözden sonra Gavsı GeyIani kayboldu.
Derdi ki: "İslam fakir kimselerle ortaya çıkıp gelişmiştir. Yine fakirlerle devam edip gidecektir."
"Zenginlikten daha fazla imanı bozabilecek hiç bir şey yoktur."
"Bizim konuşma tarzımız, sezilmeyen şöhret gibidir. Çünkü şöhret açığa çıkarsa zararlı olur."
"Ehli kerem, başkasının İhtiyacını kendi ihtiyacına tercih eden kimsedir."
En iyi ve en mükemmel nasihat: "Peygamber (SAV)'e itaat ediniz" sözüdür.
"Ehlullah'dan keramet aramayı bırakınız. Esasen onların varlığı bir keramettir."
"Hiç bir cahil, veli olmamıştır, olamayacaktır da..."
Mübareğin yedi oğlu ve iki kızı vardı:
Bunlardan ilk dördünün çocukları vardı. Diğerleri çocuk yaşta iken vefat etmişlerdir.
İki kız evlad ise:
-
Hatice Banu
-
Ümmü Gülsüm idi.
Hazret-i Hatice Banu'nun soyundan gelen çocuklar zamanımızda da mevcuttur.
Telifatı (eserleri) :
Hazret-i Müceddid-i Elfi Sani'nin bir hayli telifatı vardır ki, bu telifat ile kendi davet ve ta'limini beyan buyurmuşlardır. Çoğu basılmış bulunan eserlerinde; Ulüm-ı Şer'iyye maarif ve tarikat ilimlerinin deryası olduğunu görürsünüz. Fakat zamanımızda bunlardan ancak bir kaçının basılı nüshalarım bulmak kabildir. Bulunanlar şunlardır:
-
Mektübat-ı Şerif
-
Mebde-İ Ma'ad
-
Maarif-i Ledünniye
-
Mükeşafat-ı gaybiyye
-
Şerh-İ Rübaiyat-i Hoca Abdülbaki (R.A)
-
Risaleyi Tehliliyye
-
Risalet'ün fî isbat en-Nübüvve
-
Risale-yi Silsileyi hadis
-
Risaleyi Reddi revafız
-
Risale-i halat-i Hacegan-i Nakşibend
-
Risale-i Adab'ül Müridin. Farz ile Nafilenin farkı
Hak Teala bizi de, Seyyidü'l Beşer (insanlığın efendisi) hürmetine sizi de, taassubdan, eğri yoldan korusun. Sıkıntıdan, üzüntüden kurtarsın. Elbette ki o, Efendimiz (SAV) her çeşit kusurdan uzaktı.
İnsanı barigah-ı Ulühiyyete yaklaştıracak olan, farzın eda edilmesidir. Farzlar önce gelir, nafile sonra. Farz varken nafileye itibar edilmez.
Gençlikte Tövbe : Allah Teala'nın kendi kuluna genç iken tövbe etmek nimetini vermesi ne büyük saadettir. Denebilir ki, bu nimet bütün nimetler içinde bir derya, diğer nimetler ise bir damla mesabesindedir. Çünkü bu nimetle Hak Tealanın rızası elde edilmiş olur ki bu, bütün dünyevi ve uhrevi nimetlerin başında gelir.
Nakşibendiyye Tarikatının Özelliği:
Nakşibendiyye tarikatının hususiyetlerinin en önemlisi sünnet-i seniyyeye sıkı sıkı sarılmak ve bidatlardan uzak kalıp çok sakınmaktır. îşte bu sebepledir ki, bu tarikatın ileri gelenleri "Cehren" (yüksek sesle) zikretmekten çekinirler. Zikri kalben ederler. Risalet penah (SAV)'nin, Hulefayi Raşidin (R.Anhüm) hazretinin zamanında olmayan raks, sema, vecd ve bunların benzerlerinden sakınır ve sakındırırlar. Hatta bu tarikatta "çile" doldurmak, "halvet" de kalmak dahi yoktur.
Müceddid Ne Demektir?
Biliniz ki her yüz senenin sonunda bir müceddid (yenileyici) zuhur eder. Fakat yüz senelenin (müceddid"inden başka bir de bin senenin müceddidi vardır. İşte yüz ile binin arasında ne fark varsa, bu İki müceddid'in arasında da o kadar fark vardır. Müceddid o kimsedir ki, ümmet ondan feyz alır ve onun feyzi uzun müddet için ta uzaklara yayılıp ulaşır.
Bey'atten Maksat:
Bir talip, (tarikata girmek isteyen) kendi gelişmesi için bey'at ettiği şeyhinden başka bir şeyhin huzuruna gidip ondan da feyz almak ister, bu ikinci şeyhin de sohbetiyle Allah yolunda çalışmak isterse bu caizdir. İlk şeyhi sağ olup kendisinden İzin almamış olsa da. Şu şartla ki, ilk şeyhini ret edip bırakmamalı ve onu iyilikle yad etmelidir. Bilhassa, zamanımızda, Şeyhlik ve müritlik, sadece merasimden ibaret bir hale gelmiştir.
Müceddid-i Elf-i Sani'nin imdat Etmesi:
Müceddid-i Elf-i Sani buyurmuşlardı: "Putlan kıran gaziler, sevab elde ederler." Bir ara bir kimse Dekkhen civarında bir put hane gördü. (Bu zat Müceddid Rahmetü'llahi Aley'in sohbetlerinden feyz almış bulunan bir kimsedir.) içeri girdi, bütün putları kırıp döktü. 0 civarın halkı haber aldılar ve ayaklandılar, bu zatı öldürmeye kalktılar. Allah'a (CC) Kul olan bu zat ise, gönülden ve içten İmam-ı Rabbani'den istimdad eyledi. Bunun üzerine: "Korkma kuşkun olmasın" diye bir ses geldi. Bir de baktım ki, hemen oracıkta kırk atlı peyda olmuş ve put kıran'a saldırmak isteyenleri dağıtıp kırıp geçirmekte...
H. 1034 yılında vefat ettiler.
Mübarek; Uzun boylu. esmer, güler yüzlü, kırmızıca gözlü siyah sakallı idi... |
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
« Önceki ::
|